|
Arap orduları her yeni dine mahsus bir şiddetle bütün fikrî ve dinî mahsulleri ortadan kaldırmış olduğundan, İran’da İslâmiyet'ten evvelki devirler hakkında lisanı ve edebî vesikalara nadir tesadüf edilmektedir. Bu yüzden bu edebiyat hakkında malûmatımız yok gibidir. Elimizdeki metin parçalarından başka bu devreye ait bir metin de mevcut değildir. Ancak tarihî kaynaklar bu devirde kuvvetli bir İran edebiyatının varlığını bildirirler. Bilhassa İran'ın millî tarihini nazmen kaleme alan ve Acemlerin millî Epopesi olan ve Tuslu Firdevsî tarafından yazılan Şehname deki çok zengin İran mitolojisi, bu devrin kuvvetli edebiyatı hakkında bize malûmat vermektedir. İran’da Pişdâdiyan, Keyâniyan, Eşkâniyan ve Sasaniyan namıyla dört sülâle saltanat sürmüştür. Birinci sülâlenin tarihî vakaları yazılı olmadığından efsaneli bir mahiyet arz etmektedir. Milâttan (550) sene önce yaşayan Keyaniyan sülâlesinin son hükümdarı Daranın, Büyük İskender tarafından düşürülmesi zamanına kadar (M. ö. 330) uzanan ve Bihsütun ve Nakşirüstem kayaları ile Estaher sarayları davarlarına nakşedilmiş olan abideler ve hitabeler edebî bir mahiyeti haiz değilse de lisanı ve tarihî kıymeti ihtiva eder. Bu edebiyata az çok benzer ikinci bir edebiyat daha vardır ki İsa'dan tahminen (600) sene önce yaşadığı rivayet edilen Zerdüşt ün Avesta namı verilen mukaddes kitabının en eski parçaları olan Gâthas'larda görülmektedir. Üçüncü bir nevi edebiyat ta Pehlevî edebiyatı olup Nihavent - Katsiye harplerinde Araplar tarafından düşürülen Sasaniler devrinde kullanılmıştır. Arap istilâsından sonra İran medeniyeti bütün heybetiyle çökmüş ve bilhassa İran dili adeta unutulmuştu. Kuvvetli bir Arapçılık siyaseti güden Emeviler, İranlıları dehşetli surette tazyik etmişler, bunun neticesi olarak da İran, Emeviler tarafından zulüm gören ve haklan gasp edilen Ehli - Beyt'ler taraftarı kesilmişler ve millî dava Ehli-Beyt davası ve Şiilik şeklinde tecelli etmiştir. Emeviler aleyhine kopan Alevî isyanı, bu yüzden Arap olmayan unsurların ve bilhassa İranlıların bir isyanı mahiyetinde tecelli ve inkişaf etmiştir. Abbasi Oğullan zamanında İran dili ve edebiyatı İslâm’ı bir şekilde yeniden dirilmeğe başlamış ve Saman Oğulları (913), Gazneliler (975) ve Selçuklar (1037) zamanında büsbütün yükselmiştir. İran kaynaklan, İslâm'dan sonra ilk Farsça şiir söyleyen şairin Rûdegî olduğunu söylerlerse de bundan önce de bazı şairler yetiştiği tespit edilmiştir. İran şair ve edipleri şuurlu bir surette önce millî ruhu ve dili kurtarmak için İran Destanını tespit etmeğe koyulmuşlar, Saman Oğulları devrinde neşren yazılmağa başlanan destan, Gazneliler zamanında Dünya şairlerinden biri olan Tuslu Firdevsî tarafından ibda edilmiş ve bazılarınca Ömer'in eserinden de yüksek olan Şehname ile millî dil ve ruh dirilmiştir. İran edebiyatı Hammer-Purgstall'a göre yedi devre geçirmiştir: 1 — (900-1000) Kahramanlık şiirinin çiçeklenmesi. Bu devrin Başşairleri: Rüdegî (950, en eski Acem şairi), Keykâvus (1080), Unsurî (1039), bilhassa en önemlileri Firdevsî ve Dakiki'dir. 2 — (1100-1200) Saray medh şiiri ve romantik devir: Başşairleri: Anvarî (1190) ve Nizamî (1180) dir. 3 — (1200-1300) Mistik ve moral devri: Selçuk devri İran edebiyatının en yüksek devridir. Tasavvufî edebiyatın ve bu devrin ] başşairleri : Senasi, Attar (1230), Mesnevisiyle bütün dünya edebiyatında en yüksek didaktik eser vermiş olan, aslen Türk olduğunu yazılarında itiraf eden ve Konya'da ölen Mevlâna Celâlettini Rumî (1273) asrın modası icabı şiirlerini acemce yazmıştır. Rubaileri ile meşhur Ömer Havyam, lirik ve melankolik şiirleriyle eşsiz bir şair olan Selman ve Gülistan sahibi Sadî (1291) dir. 4 — (1300- 1400) Dünya liriğinin parlak devri : Hafız (1389) ve Vassaf. 5 — (1400 -1500) Sükûnet devri : Camî (1492) İranlıların en son büyük şairidir. 6 — (1500-1600) Şiirin sukutu: Hatifî (1521), Hilâli (1532), Feyzi (1595). 7 — Yeni devir: Her türlü şiir külliyatı (Halk şarkıları da) Fabl, masal ve noveller bakımından çok zengindir. Bu arada Fransız misterilerine benzer dramatik tecrübeler yapılmıştır. İran nesri Hace Abdullahi Ensari tarafından müsecca ve felsefî bir şekilde kurulmuştur. Moğol istilâsı İran edebiyatını durdurmamış, bilâkis Arapça'yı geriletmiş ve İran dili daha büyük bir gelişmeye ermiş ve dünyanın lirik şairlerinden biri olan Hafızı Şirazi ile hikemiyatta eşi bulunmayan Sadî de bu devirde yetişmiştir. Safaviler devrinde Örfî, Muhteşem, nihayet son zamanlarda da Şevket ve Kelim gibi şairler İran edebiyatının en sanatkâr birer mümessili olarak meydana çıkmıştır. Hulâsa İran edebiyatı şark edebiyatları arasında orijinal şahsiyetler yetiştiren bir tefekkür ve duygu mahsulüdür. Son zamanın meşhur şairleri de Seyyit Yahya, Hindistanlı İkbâl, Şeyhülreis ve Mirza Sadık Edibülmemalik'dir. Meşrutiyet devrinde ateşli yazılarıyla şöhret bulan Melkim Han da nesirdir. Bugünkü Fars ve Fars'ça yazan şairleri düşünce itibariyle, Ahmet Resmi Yarara göre, üçe ayırabiliriz. 1 — Muhafazakârlar. 2 — Müfritler. 3 — Bunun haricindekiler. 1— Muhafazakârlar: Bu zümreye giren şairler daima eski Fars şiir ananesini muhafaza etmek taraflarıdırlar ve eski şairlerin gittikleri yolları takip ederler, onların yazdıkları gibi yazmaya çalışırlar, klasik usullerle şiir yazarlar ve söylerler. Bu şairler gül, bülbül, sağar, saki, mey'den bahsederler. Hafızın, Sadi veya Ferruhî'nin yazdığı şiirleri eski Türk hükümdarına, sultanlarına benzeterek o Hakan ve Sultanları bu hükümdarlara örnek olarak gösterirler. Bu şair eski İran Şahı Pehlevi'yi methettiği zaman onu Selçuklu Sultan Sencer ve eski Azerbaycan Hükümdarı Memlan'a benzeterek şöyle demektedir. Enverisi asri huîş şairi Katran suhan Şahı cihan Pehlevî Sencer-ü Memlâni men. Kendi asrının Enverisi, Katran gibi söz söyleyen bir şairin ve cihanın Şahı Pehlevi benim Sencer ve Memlânımdır. Daniş Tahranı aslen Tahranlı değildir. Kaçar şehzadelerinden Zillus Sultanının sarayında terbiye görmüş ve Kaçar-Türk kültürünü iyi anlamışlardan biridir. Şiirlerinde Türk ülkelerinin meşhur metalarını çok yerde kullanır: Ahuy-ı Hutan mana her zülfi ta begüzeşte Kez nafe-i tatarı efşade beher çina. “Hotanın geyiği gibi (misk gibi) siyah olan saçlarını Tatar miski gibi koku saçıyor.,, Muhafazakâr şairlerden biri de Şirazlı Suâ'dır ve eski anane ile yetişmiştir. Şiir ve yazılarında Türk kahraman Sultanlarını saygı ile anar. Fars şairleri dışında siyasî muharrir ve şairler vardır. Bunlardan biri de memleketimize fazla sempati gösteren Aşkî'dir. Bu zat ilk tahsilini Hemedan'da yapmış, sonraları İstanbul'a gelerek İstanbul Darülfünununda felsefe ve edebiyat tahsil ettikten sonra 1333 de Hemedan'a dönmüş ve orada (Nameî Aşkî) isminde bîr gazete ve 1339 da da Tahran'da (XX. i Yüzyıl) gazetesini çıkarmıştır. Bu zat genç Türklerin yolunu İran için de bir örnek olarak gösterir. Modern muharrirlerden ve Türkiye'yi çok yakından tanıyanlardan biri de bugün Tahranda çıkmakta olan (İkdam) gazetesinin sahibi ve baş muharriri Abbas Halilî'dir. Bu zat iyi Arapça bildiğinden Sa'dî (Şeyh Sa'dî Şirazî) nin “Gülistan,, isimli eserini nazman ve neşren Arapça’ya tercüme etmiştir. En meşhur eseri "Rüzgâr’ı Siyah (Kara Günler),, kitabıdır ki bunda Türk gençliğini, İran gençliğine örnek olarak gösterir. Halilî son zamanlarda Tahranda kurulan (Hemrehan = Arkadaşlar) cemiyetinin üyesidir. Bu cemiyetin gayesi yakın şark milletlerini birbirine yaklaştırmak ve sıkıca bağlamaktır. 2 — Müfrit şairler: Bu zümreye dahil olan şair muharrirler yazılarında eski ananeyi atıp modern Avrupa şiir ve edebiyatını taklit ederler. Ekserisi Fars dilini yabancı kelimelerden, Türkçe ve Arapça'dan temizlemek, yerlerine yeni Avrupa'dan alınmış kelimeler koymak istemektedirler ve bunu da mahzurlu görmemektedirler. Fikirlerinde çok ileri giden bu zümreye bu yüzden “Müfritler,, denmektedir. Bunlar İran edebiyatını Sasanî ve İran medeniyetini de Sasanî ve Akhamenid devrine götürmek isterler. Ediplerden mühim bir kısmı Arapça ile karışık yazan şairlere ve meselâ Sa'dîye, Hafız'a ve Türk hükümdarlarını methedenlere bir kıymet vermezler. Bunları memlekete Türk ve Arap kültürünün girmesine sebep olmakla itham ederler. Bu zümreden bazıları daha ileri giderek Arap harflerini değiştirmek ve yerlerine Lâtin harfleri yerine okunması güç olan eski “Pehlevî,, veya “Çivi,, harflerinin kabul edilmesini isterler. Bu şairler şiir ve yazılarında çok ateşli şiirler; Araplara, Türklere ve Moğollara karşı çok sert bir dil kullanırlar, onları İran'ın dağılmasına ve yok olmasına sebep olmakla suçlandırırlar. Bunların bir kısmı da Aryenci (Ari ırkı taraftan) olduklarından İran ve Alman kardeşliğinden bahsederler. Bu tezi müdafaa etmek ve yaymak için Seyf Âzad namında birisi de (1933 - 1941) Tahranda «İran-i Baştan — Eski İran» isminde bir mecmua çıkarmıştı. Dil hususunda çok taassup gösterenlerden birisi de Puris Davud'tur. Bu zat eski İran edebiyatıyla uğraşmış ve «Zerdüşt» ün (= Eski İran Peygamberi) kitabını şerh etmeye - genişletmeye çalışmaktadır. O, Arapların ve İslâmiyet'in aleyhindedir. Onun fikrince İran ve İranlılar eski Zerdüşt dinine dönmelidirler. Dil hususunda da çok mutaassıptır. Dildeki Arapça ve Türkçe kelimelerin atılmasını müdafaa eder. Araplara olduğu kadar Türklere de aleyhtardır. İran’da yaşayan Türkler içinde, bunların zorla Fars yapabilmesini Fars'ça konuşturulmasını, Türklük namına ne varsa hepsinin yıkılıp atılmasını şiirlerinde yazar. Şah Pehlevi'yi sevenlerden ve yine onun gazabına uğrayarak hayatını bir köy köşesinde geçirmek mecburiyetinde kalan sefih ve afyonkeş Arif, altı yedi sene evvel Hemedanın bir köyünde öldü. Türkiye'den avdetinde bir kaç şiir ve makalesini Şafak Surh (Kızıl Şafak) gazetesinde neşretti. şair ve yazarlar: Bu gruba dahil olan şairler ve muharrirler muhafazakârlar gibi eski ananeyi tamamen muhafaza etmezler ve müfrit şairler gibi de pek ileri gitmezler. Bu eski şiir ananesini, eski üslûbu yıkıp yakmak istemez, fakat bazı yenilikler yaratmağa taraftadırlar. Bu zümrenin belli başlı şair ve muharrirlerinden biri 1304 de Meşhed'de doğan ve 1322 tarihinde Horasan Valisi Türk emiri Asafüddevvel Gulamrıza Hanın sarayında terbiye ve tahsil gören Mirza Mehmet Tâki Bahar'dır. Bu zat Türk hars ve tarihini yakından tetkik etmiş ve bu sebepten dolayı Kaçar Şahı Muzafferiddin Şah tarafından Meliküşşuaralık lakabı verilmiştir. Bu zat İstanbul'da da bulunmuş Türkçe de bilir. Meşhedde (Nevbahar) gazetesini çıkarmış ve sonraları da Tarhana gelerek gazetesini burada çıkarmaya başlamıştır. 1927 -1931 senelerinde Tahranda çıkan (İran) gazetesinin müdürü olmuştur. Sonraları bundan da ayrılmış ve bu gün de Tahranda (Bah gazetesini çıkarmaktadır. Kendisi mebustur, ayni zamanda Tahran Üniversitesi İlahiyat fakültesi profesörlerindendir. 1292 tarihinde (hicri) Tahranda doğan Mirza Hasan Vusukuddevle Han, muharrirlikten ziyade siyaset adamı olmakla beraber önemli şair ve hatiplerden biridir. Bu zat İran edebiyatını çok iyi bildiği gibi Arapça’yı da iyi bilenlerdendir. Bir kaç defa İran Başvekili (Reisülvüzerası), maliye nazırı, muvakkat hükümet reislikleriyle muhtelif sefirliklerde bulunmuş, Avrupa'nın muhtelif yerlerini geçmiş ve İngiltere, Fransa, Rusya, İspanya, İsviçre ve Türkiye'de bir hayli kalmıştır. Bu zat şiirlerinde eski ananeyi muhafaza etmiş, İran Türklerinin Fars baskısından kurtulmak için yaptığı isyanlar ve tabi haklarını aramak için yaptıkları teşebbüsler dolayısıyla irat ettiği hitabe ve nutuklarında, Reisülvüzaralık devrinde mecliste verdiği beyanatlarında çok fazla ileri giderek Türklere ve Türkiye'ye karşı çok ağır bir dil kullanmıştır. Hattâ meclisteki beyanatlarından birinde «İran Türklerinin toplu bir halde bulundukları ülke (Azerbaycan) İran’ın felce uğramış uzvudur. Kesip atmalı. (Azerbaycan uzvî felci İranist) demek suretiyle her türlü hakaretten çekinmemiştir. Tahranda çıkan (İttilâat) gazetesi başmuharrir i Masudî tanınmış bir gazeteci ve eski İran Şahının yakın adamlarından biri idi. Şah seyahatlerinde ekseriya bu gazeteciyi beraberine aldığı için Şahın Türkiye’yi ziyaretinde bunu da beraberinde getirmişti. Türkiye hakkındaki yazıları kâh lehimize kâh aleyhimizedir. Zaten İran münevverlerinin büyük bir kısmı Bulgar münevverleri gibi daima aleyhimize çalışmaktan geri durmamışlardır. Hattâ bu düşmanlık ve Türk aleyhtarlığı düne kader daha ilkokuldan başlar, üniversiteye kadar ve ondan sonra da devam etmekte idi. Bu düşmanlık o derece ileri götürülmüştü ki, Türkçe konuşmak bile yasak edilmişti. Komşu ülkelerde aleyhimizde uyandırılmakta olan bu cereyanları halkımıza bildirmek her şeyden evvel bir vatan borcudur. Bu sahada kıymetli etütleri ile bizi tenvir eden Ahmet Resmî Yarar'a teşekkürü candan bir borç biliriz.
|