|
Genel olarak dil olayını, özel olarak da doğal dilleri (türkçe, ingilizce, almanca, fransızca, vb.) kendine özgü bilimsel yöntemlerle ses, biçim, söz-dizim, anlam bakımından, daha doğrusu yapısal düzenleri ve işleyişleri bakımından inceleyen, bu arada süre içinde geçirdikleri evrimi de değerlendiren insan bilimi. Dilbilimin inceleme konusunun doğrudan doğruya dil olmasına karşın, günümüzde dilin bazı öbür insan etkinlikleriyle olan ilişkileri (sözgelimi, ruhdilbilim, toplumdilbilim) de, bu bilimin inceleme alanına girmektedir.Dil olgusu en eski çağlardan bu yana insanoğlunun ilgisini çekmiş, dil konusundaki düşünce, felsefe düşüncesiyle birlikte doğmuştur. Uzun bir ayrılık döneminden sonra, bu iki düşünce alanı günümüzde yeniden kaynaşma eğilimindedir. Gerçekten, gerek yapısalcı düşüncede, gerek üretici-dönüşümsel dilbilgisinden kaynaklanan tasarımlarda, felsefeyle bağlantılara raslanır. DİL VE GERÇEK Özellikle Eski Yunan'da, geniş anlamdaki dilbilim ile felsefeyi birbirinden ayırma olanağı yoktu. Aklın yapısı, doğası üstüne düşünmek, dilin yapısı, doğası üstüne düşünmeyi gerektiriyordu. Ortaya çıkan başlıca sorun, düşünce ile dünya arasında bir aracı olan dilin, gerçeği belirtme açısından değerini bulmaktı. Bu amaçla, dil ile gerçek ya da düşünce arasında bir uygunluk bulunmaya çalışılıyordu. Dilin gerçeğe uygunluğu sorunu, doğalcılar ile uzlaşmacılar arasındaki tartışmanın kökenini oluşturdu: Doğalcılar, sözcük ile temsil ettiği şey arasında doğal, dolayısıyle değişmez bir bağ bulunduğunu savunuyorlardı; uzlaşmacılara göreyse, sözcük ile temsil ettiği şey arasındaki bağ, insanların yarattığı bir uzlaşmadan ileri gitmiyordu ve insanlar tarafından değiştirilebilirdi. Sözcük ile temsil ettiği şey arasındaki bağın (bu, Yunanlılar için sözcüğün "anlamı"ydı) araştırılması, sözcüklerin kökenleriyle ilgili incelemelerin doğmasına yol açtı. Bir sözcüğün zamanla yozlaşarak ortadan kalkan gerçek biçimi yeniden saptanabilirse, biçim ile anlam arasında bir çakışma görüleceği varsayılıyordu. Dilin düşünceye uygunluğu, dil ulamları (kategorileri) ile düşünce ulamlarını çakıştırma yolunda girişilen çabanın temelini oluşturdu. Nitekim Eflatun,dilbilgisi ulamları olan ad ve fiili, özne ve yüklem ulamlarına uydurarak birbirinden ayırt etti. Aristoteles, bağlaç ve fiilin zamanı kavramlarını getirdi. Stoacılar, özel adlar ile cins adlarını birbirinden ayırdılar; tanımlık, durum, fiil çekimi, fiil görünüşü, etken ve edilgen çatı, vb. kavramları getirdiler. Trakyalı Dionysios, İ.Ö. II. yy'ın sonunda, yunancanın dilbilgisini yayımladı. Latinlerle birlikte, dile duyulan ilgi azalmaya başladı. Donatus (IV. yy.) ve Priscianus (V. yy.), yazdıkları dil-bilgilerinde, Trakyalı Dionysios'un yapıtını ele alıp öğretici hale dönüştürmekten öteye gitmediler. Bir dizi dilbilgisi kuralının yunanca ve latincede ortak olduğu fark edildi ve bunların evrensel nitelik taşıdıkları sonucuna varıldı. Bu düşünce, latinlerin felsefeye pek yatkın olmayan ve öğretici özelliğiyle birleşince, dilbilgisi çalışmalarına kuralcı bir özellik verdi: Artık söz konusu olan, dilin nasıl işlediğini anlamak değil, öğrencilerin ve edebiyatçıların uymaları gereken dilbilgisi kurallarının türünü saptamaktı. Ancak Rönesans'a doğru, latince ve yunancadan başka dillerin de betimlenmesine başlandı; ama bu "halk" dillerinin dilbilgisi de latince örneğine uyduruluyordu. Söz konusu katı geleneği kırmak, dil üstüne yeniden canlı bir düşünceyi başlatmak yolunda ilk çaba,Fransa' da 1660 'ta Port-Royal okulunun temsilcileri Arnauld ve Lancelot'nun Grammaire generale et raisonnee'yi (Genel ve Açıklamalı Dilbilgisi) yayımlamaları oldu: Böylece, Eski Yunan döneminden sonra ilk kez, bir genel dil kuramı tasarlanıyordu. Kuram, dilin, düşüncenin görüntüsü olduğu kanısına dayanmaktaydı; bu açıdan bakıldığında, dilin yapısı, düşüncenin yapısının görüntüsünden başka bir şey değildi; düşüncenin bütün insanlarda aynı olması gibi, dil yetisi de aynı olacaktı; dil-yetisinin gerçekleşme biçimleri olan doğal diller arasında gözlemlenen ayrılıklar, yalnızca birer görüntü, yüzeysel farklılıklardı. Arnauld ve Lancelot böylece, kendiüğinden, dillerin iki ayrı yapı düzeyleri bulunduğu savını ileri sürdüler: Düşünce ile dilin biçimsel özdeşiğinin ortaya çıktığı bir derin yapı; raslantısal etkilere açık bir yüzeysel yapı (bu sav çağımızda en yeni dilbilim akımı olan üretici-dönüşümsel akım tarafından yeniden ele alınmıştır). ARTSÜREMLİLİKVE EŞSÜREMLİLİK XIX. yy'ın başlarında, öbür bilimler gibi, dilbilim çalışmalarında da bakış açısı değişti; yüzyıl süreyle her şeyde, tarihsel ("artsüremli'') bakış açısına ağırlık verildi ve araştırmacılar, dillerin zaman içindeki evrimi ile aralarındaki akrabalık bağları üstünde durdular: İlk olarak William Jones sanskritçe, latince ve yunanca arasındaki akrabalığı saptadı. Tarihsel dil incelemeleri daha sonra J. Grimm (1785-1863), F. Bopp (1791-1867), W. von Humboldt (1767-1835), F. K. Brugmann tarafından sürdürüldü. Sonuçta, Avrupa dilleri ile Hint ve İran dilleri arasında bir akrabalık bulunduğu saptandı: Bütün bu diller, günümüzde yok olmuş bulunan bir ana-dil-den, ilkel Hint-Avrupa dilinden kaynaklanıyordu. Bu çalışmalar aracılığıyla, dilbilim ilk kez olarak bir bilim dalı niteliği kazandı. Ayrıntılı ve kesin incelemeler en çok sesbilgisi, yani dilin en somut görünüşü olan seslerin incelenmesi üstünde yoğunlaştırıldı. Modern dilbilimin temel öğelerinden biri sayılan kesinlik anlayışı içinde, her değişikliğin bir yasaya uyduğu, kuraldışı durumlarda da gerekçelerinin gösterilmesinin zorunlu olduğu ileri sürüldü. Tarihsel araştırmaların güçlü yanı olan gözlemlenebilir verilere çok yakın olma eğilimi, aynı zamanda zayıf yanlarını da oluşturuyordu. Tarihsel dilbilim, saptanan olguları açıklama düzeyine erişemediği gibi, gözlemlerini bir kuramsal dizge çerçevesinde birleştirmeyi de başaramıyordu. İncelemelerde her sözcük, her ses ayrı ayrı ele alınıyor, bütünleştirme yolunda bir çabaya gidilmiyordu. Tarihsel dilbilimin bu kusurlarını eleştirmekle yola çıkan İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure'ün ünlü yapıtı Genel Dilbilim Dersleri (Cours de linguistique generale, 1916), öğrencileri Charles Bally ve Albert Sechehaye tarafından yayımlandı ve bütün modern dilbilim kuramlarının temelini oluşturdu. Gerçekten günümüzde, dilbilimcilerin kullandıkları kavramların çoğunu Saussure getirmiştir; en önemlisi, genel dilbilim adı verilen ve dilin en genel niteliklerini araştıran bir bilim dalının varlığını ilk kez belirtmiş olmasıdır. Saussure, yapıtta, dilbilimin nesnesini (inceleme konusunu) belirlemiş ve eşsüremlilik, dizge, söz ile dil arasındaki ayrım, vb. kavramları ortaya atmıştır. Genel Dilbilim Dersleri'nin temel düşüncesi, tarihsel dilbilime özgü bakış açısının tersyüz edilmesidir. Gerçekten, tarihsel dilbilim, dili hiçbir zaman bir bütün olarak ele alamamış, ayrıntılardan ileri geçememişti. Oysa dilin dizgesini, iç düzenlenişini kavrayabilmek için, zaman içinde bir yatay kesit açmak, böylece belli bir dilin belli bir andaki durumunu incelemek gerekir. İşte bu inceleme, eşsüremli (ya da eşzamanlı) bir incelemedir. Oysa tarihsel inceleme, artsüremli (ya da art-zamanlı bir incelemedir. Sözgelimi, "1950 yılının türkçesi"ne ilişkin bir betimleme, eşsüremli bir incelemedir; buna karşılık,türkçede XVII. yy' dan 1950'ye kadar gerçekleşen değişikliklerin betimlenmesi, artsüremli bir inceleme oluşturur. Saussure, bu konudaki görüşünü satranç oyunu örneğiyle açıklamıştır: Oyun sırasında satranç tahtasının görünümü durmadan değişir; ama, her an, oyunun vardığı aşama, parçaların konumuyla betimlenebilir. X durumuna nasıl (oyunun hangi hareketleriyle) gelindiğinin pek önemi yoktur: içinde bulunulan aşama, daha önceki hareketler göz önüne alınmaksızın, eşsüremli olarak betimlenebilir. Bu eşsüremli bakış açısı, dilyetisinde, tam anlamıyla, konuşan kişinin davranışına denk düşer: Belli bir dili konuşan kimselerin büyük çoğunluğu, dilin tarihi konusunda herhangi bir bilgiden yoksundur; ama bu, onların doğru konuşmalarını engellemez. Saussure'ün amacı, dilin nasıl işlediğinin anlaşılmasıdır; buna ulaşmak için de tek yol, dile, dili kullananın açısından bakmaktır. İŞLEVSEL BİR DİZGE Dizge kavramı işleyiş kavramından ayrılamaz. Dilin işleyişinden söz etmek, onu bir düzenek (mekanizma) olarak düşünmek demektir. Dil öğelerinin oluşturduğu dizgede her öğe, ancak öbür öğelerle kurduğu bağlantıya göre ve öbürlerinden ayrıldığı yanlarla değerlendirilir. Dil her öğeyi birleştiren bir bağıntılar ağıdır. Saussure'den sonraki dilbilimciler dizge teriminin yerine yapı terimini getirmişlerse de, temel kavramlar değişmemiştir. Saussure'den kaynaklandığını belirten akımın adı olan "yapısalcılık", "yapı" teriminden türemiştir. Bu dil dizgesi, dilbilimin özgül nesnesidir. Saussure, önce doğal dillerin dışındaki bütün gösterge dizgelerini apayrı özellikler taşıdıkları için dilbilim alanının dışına atmış, daha sonra söz ile dil'i birbirinden ayırt etmiştir.Saussure'e göre söz, konuşucunun konuştuğu sırada yaydığı, gerçekleştirdiği şeydir, "dilsel" üretimin ta kendisidir; sözlü de olabilir, yazılı da; dilbilimci bu gereç üstünde çalışır. Buna karşılık, dil, her birimizin içinde birikmiş olan bilinçsiz dizgedir; sözün üretilmesine olanak verir; dilbilimcinin sözü inceleyerek tanımak istediği nesne, dildir. Dilbilim bu nesneyi, yalnızca betimleyici bir açıdan ele alır; hiçbir kuralcı önyargısı yoktur; yani başkalarına izlemeleri gereken bazı kuralları önermeyi amaçlamaz. Nasıl konuşulacağını belirtmez; gözlemlenen tüm olguları, "doğru kullanım" ile "yanlış kullanım" arasında ayrım gözetmeden, nesnel olarak betimler. Dilin her türlü gerçekleşmesiyle ilgilendiği gibi, bütün dillerle de ilgilenir. Dilbilim için bir Polinezya lehçesi de ingilizce kadar önemlidir. Ayrıca, konuşma diline ağırlık tanır: Gerçekten, söz her zaman yazıdan önde gelir; üstelik dünyadaki birçok dil yazıya geçirilmemiştir. ÜÇ BÜYÜK DİLBİLİM OKULU Bütün XX. yy. Avrupa dilbilimi Saussure'den kaynaklanır. Meillet, Guillaume, Benveniste gibi belirli bir akıma sıkı sıkıya bağlı kalmadan çalışmış birkaç dilbilimci dışında, dilbilimde üç büyük eğilim belirlenebilir: Prag Okulu; Kopenhag Okulu; Saussure'ün bakış açısına yaklaşan Amerikan Okulu. Başlıca temsilcileri Nikolay Trubetskoy ve Roman Jakobson olan Prag Okulu, 1920-1930 yılları arasında sesbilim'i, yani bir dilin, seslerinin karşılıklı bağıntıları açısından incelenmesi olayını ortaya attı. Prag Okulu'nun çalışmalarını Fransa'da sürdüren Andre Martinet, ses düzeyinde önemli sonuçlar vermiş bulunan bakış açılarını, dilin öbür düzeylerine (biçimbilim ve sözdizim) uyarlamaya çalıştı (dilin öğelerini bildirişim çerçevesi içinde tanımlayan Martinet'nin geliştirdiği kurama, işlevselcilik adı verilir). Kopenhag Okulu'nda Louis Hjelm-slev ve Knud Togeby, glosematik'i (yunancada "dil" anlamındaki glossa'dan] kurdular. Dilin töz değil, biçim olduğunu savunan Saussure'e yakın kalmayı amaç alan glosematiğe göre, dil, yalnızca ayrılıklara dayanır; dilin kurucu öğeleri olduğu ileri sürülenler, bağıntı demetlerinden başka şey değildir. Glosematik böylece, bir dil cebiri kurmaya yönelmiştir. A.B.D'nde de, Saussure'den bağımsız olarak, güçlü bir dilbilim okulu gelişmiştir ve Saussure'ün bakış açısına çok yakın olduğundan, çoğunlukla "yapısalcı" diye adlandırılır. Bu okulun özgünlüğü, doğrudan doğruya uygulamaya yönelmesidir; bu tutum da, konuşanlarının sayısının giderek azaldığı Amerika kızılderilerinin dillerinin, yok olmadan önce betimlenmesinden kaynaklanır. Alan çalışmalarının gerekleri, A.B.D'li dilbilimcilerin, Saussure'ün yaklaşımına varmalarına yol açmıştır: Konuşma diline öncelik verilmesi (inceledikleri dillerin bazıları yazıya geçirilmemişti); eşsüremli ve yalnızca betimleyici bakış açısının benimsenmesi. Bu arada, bilimsel nesnellik arayışı, bazı A.B.D'li dilbilimcileri mekanikçi (mekanist) bir dil anlayışına yöneltti; bu anlayış ruhbilimdeki davranışçılığın sunduğu modeli örnek alıyordu. A.B.D. yapısalcılığının başlıca temsilcisi Leonard Bloomfield, insanın bütün davranışları gibi, dilyetisinin de, düşünce, irade gibi iç etmenlerden bağımsız olarak, bütünüyle dış koşullarla açıklanabileceğini savundu ve bu anlayışı, ruhbilimsel açıklamalarda aşırıya kaçtığını söylediği "anlıkçılık"a (mantalizm) karşı çıkardı. Betimlemenin nesnelliğini sağlayabilmek için de, anlam çözümlemesini dilbilimin dışına itti. Bloomfield'e göre, dilbilimci yalnızca gözlerinin önünde bulunan somut metnin ("bütünce") gereci üstünde çalışmak zorundaydı. Söz konusu savların en ilgi çekici gelişmesi, Z.S. Harris'in 1950 yıllarına doğru geliştirdiği dagılımcılık' tır. Dağılımcılık her şeyden önce bir yöntemdir:Bellibir bütünce'denyola çıkarak (bir metin ya da metinler bütünü), bu bütünceninb ağlı olduğu dilin dilbilgisini saptamaya yarayacak yolları araştırır. Temel yöntem, birimlerin bütün dağılımlarının saptanmasıdır (dağılım, bir birimin ortaya çıktığı bağlamların tümüdür). Dağılımları aynı olan birimler, eşdeğerli birimler sayılarak aynı sınıfta birleştirilir. Amaç, biçimsel bir ölçütle belirlenmiş sınırlı sayıda genel sınıfa ulaşmaktır. Bu sınıflardan yararlanılarak, tümceler "formüller" belirtilebilir. Bu yöntemin umulan sonuçları vermemesi ve Harris'in kendine yeni bir doğrultu araması üstüne, öğrencilerinden Noam Chomsky, 1957 yılına doğru yapısalcı ve dağılımcı dilbilime kökten bir eleştiri yönelterek, dilbilimde yeni bir devrim yarattı; dağılımsal çözümlemede kullanılan sınıflandırma tekniğinin, bazı dil olgularını açıklayamadığını kanıtladı. Chomsky'nin getirdiği eleştirilerin en önemlisi, dağılımcı bakış açısının, bir konuşmacının o zamana kadar hiç duymadığı, dolayısıyle belleğinde bir bütünce oluşturmayan sayısız tümce üretme ve anlama olanağını açıklayamamasıydı (konuşmacının yaratıcılığı, bir dilin dil-bilgisinin, birimlerin "sonlu bir bütünce" deki yalın düzenlemesini aştığını kanıtlar). KAYNAKLARA DÖNÜŞ Söz konusu gözlemlerden yola çıkan Chomsky, dili bir süreç olarak ele alan üretici ve dönüşümsel dilbilgisinin temellerini attı. Bu açıdan bakılınca, dili bilmek, ortaya konulan birimleri sınıflamak değil, doğrudan doğruya süreci incelemektir. Bu amaçla yüzeysel yapı aşılacak, altındaki derin işlemler de ancak bu yolla anlaşılabilecektir. Böylece, beklenmedik bir dönüş yapan dilbilim, Port-Royal dilcilerinin dilin çift düzeyi (derin düzey ve yüzeysel düzey) düşüncelerine dönmüş oluyor, Chomsky'nin çalışmalarıyla, dilbilim denilen inceleme dalı ile dil felsefesi arasında yeniden bir bağlantı kuruluyordu. Gerçekten, bir metni betimlemekle kalınmayıp, dilin işleyişini açıklamaya kalkışılınca, bu işleyişin nasıl gerçekleştiği konusunda, özellikle de dil ile düşünce arasındaki ilişkiler konusunda, sorular sorma gereği doğmaktaydı. Chomsky'nin başlıca girişimi, dil konusundaki düşünceyi genişletmek ve dağılımcıların, aşırı bir bilimsel kesinlik kaygısıyla bir yana ittikleri şeyleri yeniden dilbilimin alanına almak oldu: Anlam, tümeller (tüm dillere ortak özellikler), vb. sorunlar. Günümüzde dilbilim, bütün "klasik" alanları (artık gelenekselleşmiş alanlar) kapsadığı gibi, yeni dallararası alanları da kapsamaktadır ("klasik" alanlar özel dillerin eşsüremli betimlemesini, Saussure' ün başlattığı ditin genel nitelikleri üstüne düşünmeyi, dillerin ve lehçelerin coğrafi dağılımının ve tarihsel evrimlerinin incelenmesini içerir). DALLARIN ÇOĞALMASI Genel dilbilim, incelemesini, özel bir dille sınırlamaz, bilinen bütün dillere ve dil olgularına dayandırır; insanın dilyetisinin genel niteliklerini belirlemeye çalışır. Coğrafi dilbilim, dillerin ve lehçelerin uzamda dağılımını inceler. Dilyetisinin somut gerçekleşmelerinin, konuşmacıların yaşadıkları yerlere göre değiştiği gözleminden kaynaklanır: İnsanlar değişik diller konuşurlar; hattâ, aynı dilin içinde yerel ayrılıklar (lehçeler ve ağızlar) göze çarpar.Tarihsel dilbilim, XIX. yy. geleneğini sürdürerek, dillerin zaman içindeki evrimini inceler. Yeni inceleme alanlarıysa, dil ile dilin işleyişine sıkı sıkıya bağlı olan gerçeğe ilişkin özellikler arasındaki bağıntıları anlama gereğinden kaynaklanmışlardır. 1954'e doğru doğan ruhdilbilim, dilsel üretimi ve ditin anlaşılmasını etkileyen ruhsal düzenekleri tanımaya çalışır. Matematiksel dilbilim, dilde matematiksel tipte yapılar bulmaya yönelir. Toplumdu bilim, toplumsal rollerin dil kullanımında nasıl yansıdığını araştırır. Sinirdilbilim, beyin zedelenmesinden ileri gelen dilyetisi bozukluklarıyla ilgilenir. Gösterge bilim, genelde gösterge dizgelerinin yapısını ve anlam üretiminin süreçlerini inceler. Dilbilim ile edebiyatın sınırında yer alan biçembilim (üslupbilim), sözbilim (retorik) ve yazınbilim (poetik) gibi dallarsa, ortak dilden elde edilebilecek özel etkileri çözümlerler. Dalların böylesine çoğalması, dilbilimin gelişmesini ölçme olanağını, vermektedir. Yüzyılımızın başlarından bu yana gerçekleşen gelişmesinden ve ortaya attığı sorunların genişliğinden ötürü, bu bilim dalı, günümüzde "öncü bir bilim dalı" sayılmaktadır. TÜRKİYE'DE DİLBİLİM ÇALIŞMALARI Türk dili üstüne çalışmalar Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlamakla birlikte bu çalışmaların dilbilimsel nitelik kazanması, cumhuriyet dönemiyle birlikte, özellikle Atatürk'ün Türk Dili tetkik Cemiyeti'ni(sonradan Türk Dil Kurumu adını aldı) kurdurmasıyla (1932) başladı, ilk çalışmalar, XIX. yy. karşılaştırmalı dilbilim doğrultusunda, türk dilinin tarihsel kökeninin araştırılmasına yönelikti ve "Güneş-Dil Teorisi" diye adlandırılan görüşe dayanıyordu. Bu çalışmalar gün geçtikçe uygulamaya dönüştü; geçmişte türkçeye aktarılmış yabancı sözcüklerin arındırılması ve bu sözcüklerle birlikte türkçeye giren arapça, faraça kurallarının bırakılması üstünde yoğunlaştırıldı. Daha sonraki yıllarda üniversitelerin dil ve edebiyat bölümlerinde, özellikle de yabancı dil ve edebiyatlarla ilgili bölümlerde, genel dilbilim, uygulamalı dilbilim, vb. dersler verilmeye başlandı. 1960 yıllarının sonuna doğru bu alandaki yayınlar arttı. Çeşitli dergilerin (Türk Dili, Dilbilim, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, Genel Dilbilim Dergisi, İzlem, Bağlam, F.D.E, Yazko Çeviri, Çağdaş Eleştiri, vb.) dilbilim konusunda telif ve çeviri yazılar yayımladıkları görüldü; üniversitelerde dilbilime yönelik doktora tezleri yapılmaya başlandı. E.A.Nida'nın (Dilbilim Üzerine Tartışmalar},F.de Saussure' ün (Genel Dilbilim Dersleri) ve j. Lyons'un (Kuramsal Dilbilime Giriş.) kitaplarının çevirileri yayımlandı. Ayrıca, çeşitli kuramcıların yapıtlarından seçme parçalar içeren çeviri dilbilim kitapları çıktı. Çağdaş dilbilimin kuram ve yöntemlerinden yararlanan araştırmacıların, Türkçenin yapısına ilişkin çözümlemeler, betimlemeler yapmaya giriştikleri görüldü. 1960 yıllarından günümüze, kuramsal ve uygulamalı alanlarda yayımlanan yapıtların sayısı da günden güne arttı. Söz konusu yapıtlar arasında özellikle şunlar sayılabilir: Lengüistik Metodu (Ö. Başkan, 1967); Dil, Diller ve Dilcilik (A. Dilâçar, 1968); Dilbilim Sorunları (B. Vardar, 1968);Yapısal Dilbilimi (S. Bayrav, 1969); Her Yönüyle Dil. Ana Çizgileriyle Dilbilim (D. Aksan, 3 cilt, 1977, 1980, 1982); Söyleyiş Sesbilimi, Akustik Sesbilimi ve Türkiye Türkçesi (N. Selen, 1979);Türkiye Türkçesinin Ses Düzeni. Türkiye Türkçesinde Sesler (Ö. Demircan, 1979); Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları (M. Rifat, temel metinlerin çevirisiyle birlikte, 1983); vb. Ayrıca Türk Dil Kurumu terim sözlükleri dizisinden Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü (ortak yapıt, 1980) yayımlandı.
|