|
Resim ve Sosyal Hayat Resmin, tarih boyunca, çeşitli toplumların uygarlıklarındaki önemli rolünün dinden başka sebepleri var. Yaşanılan olaylar canlandırıldı, kralların, prenslerin, zenginlerin portreleri yapıldı. Orduların zaferleri büyük kompozisyonlar halinde tasvir edildi. Halk gelenekleri resme konu seçildi. Evlenecek hükümdarlara başka memleketler kadınlarının portreleri gönderildi. Böylece resim birleştirici bir rol oynadı. Fotoğrafın 19 uncu yüzyılda icadına kadar resim, bütün olayları canlandıran, tarihe mal eden tek araç oldu.
Eski resimlerin bu kadar titizlikle meydana getirilmiş olmasının belki başlıca faktörü onları, birer sadık belge olarak tarihe devretmek kaygısı idi. Ressamın sihirli fırçası insan yüzlerine can veriyor, önemli olayları bir çizgi ve renk cümbüşü içinde göz önüne seriyor, tapınakları anlamlandırıyordu. Allah, Melekler, Şeytan, Cennet ve Cehennem, kutsal kitapların anlattıkları halk önünde canlanıyor, şekilleniyor, sembolleşiyordu.
Yazma kitaplar resimlerle süsleniyor, zenginleşiyordu. Halk resminin, karikatüral, hicivci resmin de toplum içinde rolü büyüktü. Resim sevileni kutsallaştırılabildiği, gibi, sevilmeyeni de gülünç kılıklara sokabiliyordu. Böyle bir kudreti elinde tutan ressamın tarih boyunca kazandığı önem büyüktü ve toplumun içinde seçkin bir yere sahip oluşu kadar normal bir olay olamazdı.
Çağdaş Hayatta Resim Fotoğrafın, sinemanın icadı, basının, yayınların gelişmesi, haberleşme araçlarının gitgide yayılması genel olarak sanatın ve resmin önemini küçümsetmeyecek, ama muhakkak başka bir karakter verecekti. Resim, "belge" olmaktan kurtuluyordu. Tabiat gösterilerini, olayları, hayatın bin bir sahnesini kesin bir yakınlıkla tespit eden fotoğraf, canlandıran, seslendiren sinema, ressamın çalışmasına başka idealler katacaktı. Ressam gitgide daha çok kendi kişiliğine dönecek, resim gitgide daha kişisel, daha soyut bir kimliğe bürünecekti. Nitekim öyle oldu. Empresyonizm akımından bugünkü soyut araştırmalara, resim, kolektif hayattan yavaş yavaş sıyrılarak tamamıyla "spekülatif" bir kimliğe büründü. Fikir araştırmalarına yeni bir alan açılmıştı. Ressam artık kolektif anlayışa, topluma seslenmiyordu. Yada sesleniyorsa bunu, anlaşılmasına özel bir kültür gerektiren girift, esrarlı bir dille yapıyordu.
Empresyonizm, Kübizm, Fovizm, Abstre -soyut-resim akımları gitgide daha derinleşen entelektüel sanat gösterileri oldu. Güneş ışığını süzen, imbikten geçiren Empresyonizm ve maddeleri parçalayan, tanınmazca dağıtan soyut akımlarla, resim sanatı görünen, objektif tabiattan gitgide uzaklaştı. Eskiler, tabiata körü körüne bağlanmamakla beraber, onu yorumluyor, tablolarda gerçeği, hiç değilse, hatırlatıyorlardı. Çağdaş sanat akımları uzaktan uzağa da olsa bu hatırlatmayı gereksiz buldular, biçim ve renklerin kendi dünyalarınca yaşamaya yeterli oldukları prensibini ileri sürdüler. Biçimler, renkler, kendi yapılarının güzelliğiyle konuşacaklardı ve dış âlemi hatırlatmaları artık sanata yeni faydalar sağlayamayacaktı.
Soyut sanat akımları benimsenebilir, yada sevilmeyebilirler. Bu akımlar üstüne yargımız ne olursa olsun, soyut sanat şekillerinin çağımız kaygılarına, çalkantısına, huzursuzluğuna, bilimsel araştırmalarına paralel geliştiklerini teslim etmek gerekir. Zaman ve mekân anlayışlarının kökünden sarsıldığı, uzaklık, süre kavramlarının her yıl biraz daha daraldığı, atomun parçalandığı, "madde"nin moleküllerden yapılı hayalî bir varlık olduğu anlaşılan çağımız içinde, sanatın da derinden derine onu sarsan çalkantılara alan olmasını normal bir olay saymak gerektir. Resim sanatının son otuz yılda gitgide soyutlaşması ona yeni alanlar sağlamış oldu. Resim, gitgide daha kesin olarak tabiattan ayrılmakla benzerlik, benzetme özelliğini kaybetti. Bu kaybediş onu, "anlatma, -tasvir etme-", canlandırma, bir konuyu ifadelendirme zorundan kurtardı. Bir bakıma da, sinema, fotoğraf, televizyon resmin önceleri yaptığını kat kat daha yakınlıkla yapabiliyordu. Bilimin buluşları resmi, insanları ve olayları çizgiler, renklerle tarihin sanat arşivine dökme ödevinden kurtarabiliyordu. Resim salt çizgileri, biçimleri, renkleri, âhenkleriyle yaşayabilecekti. Resim "mütercim -çevirici-" fonksiyonundan kurtulabiliyordu.
Empresyonizm ve Kübizm'le başlayan bu "başlı başına var olma" yeterliği soyut sanat akımları ile adamakıllı kuvvetlendi. Biçimler ve renkler kendi başlarına kalınca, kendi kıymetlerinin diliyle konuşmaya başlayınca, bu olay, iki sonuç doğurdu: Biri resmin süslemeye, bezemeye sapması, öteki de "fonksiyonel" olmaya, "yarayıcı" bir kimliğe bürünmesi. Resim bir yandan süsleme sanatlarının bir kolu olacak kadar kimlik değiştirirken, bir yandan da özellikle mimarlığın kıymetli bir yardımcısı oldu. Çünkü tablo artık özgür bir varlık olmaktan çıkmıştı. Bir olayı nakletmedikçe, yaşayan insanları -portreler yoluyla ölümsüzlüğe götürmedikçe, tabiattan adamakıllı ayrılınca resim sanatının böylece süsleme ve bezemeci, yada fonksiyonel oluşu normal bir sonuçtu.
Resim, ister istemez bir satıh -yüz, yüzey- sanatı olacaktı. Bu kalıba girince de, büyük alanları süslemesi, mimarlığın yardımcısı olması gerekiyordu.
Soyut sanat biçimleri, klâsik anlayışlı, klâsik çaplı çerçevelenmiş tablo kalıbından çok, yapılan süsleyen, bezeyen, biçim ve renklerle şenlendiren geniş, yarayıcı kalıplara yakışıyordu. Fresk, yağlı boya, yada mozaik teknikleri içinde soyut resimler, yapılarda çok geniş alanlar kaplamaya başladılar. Yapıların yalnız içi değil, dışı da resimlerle süslendi. Örneğin, son yıllarda Meksika'da yükselen okul, müze, üniversite gibi resmî yapılarda mozaik tekniğiyle meydana getirilmiş iç ve dış süslemeler resmin mimarlığa ne kıymetli bir yardımcı olabileceğini gösterdi. Resmin, çağımızda mimarlığın yardımcısı olması olayı karşısında, eski çağlarda da, özellikle Rönesans'ta da böyle olduğu akla gelebilir. Gerçekten resim, klâsik çağlarda, mimarlığın uysal bir yardımcısı, bir kolu idi. Kiliseler, saraylar, özel evler; freskler, yağlı boya büyük panolarla süslenirdi. Ama çok kere resimle mimarlığın bu beraberliği, at başı gidişi, iki sanat kolunu barıştırmazdı. Bina yükseldikten, adamakıllı bittikten sonra ressam çağrılır, belli salonların duvarları ona süslendirilirdi. Bugün olduğu gibi, ressamla mimarın toplu çalışması, binayı hem mimarlık, hem plâstik sanatlar yönlerinden, bir bütün olarak ele almaları yoktu. Öte yandan, o çağlarda resim, ışıklı, gölgeli klâsik tekniğiyle, duvar sathının iki boyutlu kıymetini bozuyor, derinlik anlamı olan bir üçüncü boyutla odaları, salonları daha da genişletiyordu. Üstelik, pencerelerden dökülen ışıkla resimlerin çokluk koyu, ağır olan gölgeleri aykırılık yaralıyordu. Büyük çapta tablolar, yada fresklerle süslü eski yapılar ne kadar da güzel olurlarsa olsunlar, resimle mimarlığı çağımızın anlayışına uygun olarak barıştıramadıkları muhakkaktır. Böylelikle resim, klâsik çağlardan bu yana anlamı, kimliğiyle büyük değişimlere alan oldu. Resim nereye gidiyor? Yarım yüzyıllık bir geçmişi olan soyut, nonfigüratif resim gelecekte ne gibi kalıplara dökülecek? Bunu şimdiden sezmek zor olmakla beraber, Batı dünyasında gitgide beliren bir "tabiata dönüş" eğilimini göz önünde tutmak gerekir. Soyut resmin repertuarı tükendi mi? Artık yenilenemez, yeni kalıplara bürünemez mi? Yenilenmesi için tabiata, gerçekçiliğe dönmesi mi gerek? Bunu bize önümüzdeki yıllar gösterecek. Şu var ki, resim, soyut görüşünü tüketip yeniden daha insancıl biçimlere bürünse de, tabiatın titiz bir tercümanı olma kaygısına hiç bir zaman dönmeyecek, dönemeyecektir. Yeni "realizme", yeni gerçekçilik insana, figüre, portreye, belli konulara dönse de bunu, bambaşka anlayışlar içinde başaracak, tabiatla sanatçı arasındaki gerekli köprüyü kuracaktır. Resimsiz bir dünya düşünülemez. Soyut olsun, gerçekçi olsun, hangi estetik, teknik kalıplara bürünürse bürünsün; resim, insanlık kültürünün en önemli bir kolu olarak yaşamaya devam edecektir. Daha yukarda belirttiğimiz gibi, resim yapma hareketi psiko-fizyolojik bir itişin, bir içgüdü itişinin sonucudur. Onu, rakipsiz bir ifade, anlatım aracı yapan da budur. Ses, söz, biçim kültürel anlatımların belli başlı üç koludur ve biçim derken, plâstik sanatları, yani heykeli ve resmi anlıyoruz. Resim, insanlığın ilk çağlarından bugüne başardığı ödevi dünya durdukça yürütecektir. Müzik sanatının yedi nota içinde dönen sınırlı araçları gibi, yedi renk ve biri eğri, öteki düz iki çizgi kıymetine dayanarak hiç biri ötekine benzemeyen binlerce şaheser yaratmış olan resim sanatı, gelecekte yeni yeni kimliklere bürünecek, sanat tarihini zenginleştirecektir.
|