|
Ahmet Haşim'in kitaplarına girmiş ya da yayımlandığı gazete ve dergi sayfalarında kalmış yazılan, şiirleri İnci Enginün ve Zeynep Kerman tarafından Bize Göre'de bir araya getirildi. Buna notlar da eklenerek, okurun daha çok bilgi edinmesi sağlandı.Bize Göre kitabı da bu dizide yer alan 4 kitabın ikincisi oldu. Haşim'in 1928'de yayımladığı kitabın içinde aynca İkdam'da yazdığı, yine aynı kapsamda makaleleri/denemeleri yer aldı. Dolayısıyla kitap "Ahmet Haşim, Bütün Eserleri II/Bize Göre/İkdam'daki Diğer Yazıları" başlığını taşıyor. Yazılarında büyük bir Ahmet Haşim hayranı olduğu görülen yazar, öykü ve romancı Selim İleri bu kitabı şöyle tanıtır:"O Belde" yi bile kimsenin okuduğu yok ya, ama Ahmet Haşim'in güzelim düzyazılarının hiç mi hiç okunmadığını adım gibi biliyorum. Şiirlerinde "duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın" bir dili işleyen Ahmet Haşim, düzyazılarında çok önemli bir kültür adamı niteliğiyle belirmiştir. Gerçi bazı yazıları, sözgelimi "Kürk" , "Yaz Kokusu" , unutulmaz "Müslüman Saati" şiirden izdüşümlerle örülmüştür. Bununla birlikte Ahmet Haşim düzyazılarında güncel sorunlara sık sık eğilmiştir. Bize Göre (1926), Gurebâhâne-i Laklakan (1928), Frankfurt Seyahatnamesi (1933) kitaplarında derlenen deneme, söyleşi, gezi ve felsefî yazılarının pek çoğunu bu eserlerine almayarak, Servet-i Fünun, Dergâh, Yeni Mecmua gibi dergilerde, Akşam ve Milliyet gibi gazetelerde bırakmış "Merdiven" şairi. Tüm yazılar ancak 1991'de İnci Enginün ve Zeynep Kerman tarafından bir araya getirilip Bütün Eserleri dizisinde yayımlandı. Saklanmış, korunmuş, bulunabilmiş mektupları da o dizide... 1901 'den sonra otuz yılı aşkın zaman diliminde değişik aralıklarla nesirlerini yayımlayan şair, çok geniş konu ve sorun yelpazesinde bazan İstanbul'dan söz açmış; şehrin gündelik hayatını, tarihî çehresini, törelerini, gittikçe değişen mimarisini, modalarını, mevsimlerini, saaderini, renklerini eşsiz bir tutanakçı kimliğiyle kaleme getirmiştir.Anmak istediğim yazılar, özellikle 1920-1930 yıllanılın İstanbul'unu inanılmaz bir aynntı zenginliğiyle saptamaktadır. Böylece şehir hayatında, örnekse, "Sinema" (1922) ve yabancı filmler, "resmi beyazperde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden, damla damla akan sahte gözyaşlan'' yla karşımıza çıkmaktadır. Sinemanın getirdiği modalar, çok geçmeden kentin lüks eğlence yerlerinde karşımıza çıkacaktır. "Garden Bar'da Konuşan İki Adam" (1928), hanımların ağır makyajlarından söz açarlar: "Tabiatın eserleri hiç de bu sahne mahlukatı kadar güzel değil! Kırmızı, sarı, yeşil, siyah boyalar, renksiz etleri, çipil gözleri, soluk dudakları istihaleye uğratarak harap uzviyetlerden birer gençlik mucizesi vücuda getirmiş. Kim diyor ki kadın şimdi, eskisi gibi, yüzünü sıkı örtüler altında saklamıyor? Ya boya örtüleri?" Yeniliği biraz da sarakaya alış, gezinti yerleri için de söz konusudur. Bahar bayramında şehir, kırlık alanlar, papatya, gelincik ve bülbül sağanağına tutulur. Kâğıthane deresinde Çingene, zurna sesiyle şenlikler yaratacaktır. Ne var ki "tozlu ve dolaşık" yollardan geçilerek varılmış gezinti yerinde ' 'yalnız bozuk fonograf sesleri" yankımaktadır. ("Çingene" , 1928). Fatih, Hırka-i Şerif, Karagümrük taraflarındaki yangınlardan, o yangın yıkımlanndan sonra açılan "bulvarların her iki tarafında birbiri ardınca yapılmakta olan küçük, üslupsuz, nizamsız binalar, bir yeni çirkin İstanbul'un çekirdeğini" teşkil eder. "Yeni İstanbul" adlı öngörülü yazı 1928'de kaleme getirilmiştir.Sanatlarda incelik arayan Haşim, kötü bir şiiri okumadan, gülünç bir resme bakmadan geçip gidebileceğimizi söyler. Gelgelelim "mimari" den kaçmak olanaksızdır:"(...) fena mimarın eserinden sakınmak kolay iş değildir. Aciz bir muhayyile, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan bir şekle inkılâp edince, bütün bir şehrin manevî sıhhatini, nesillerce bozmak kudretinde bir tehlike olur.'' İstanbul büsbütün Fatih-Harbiye karşıtlığında değildir. Nişantaşı'nda oturanlar, bazı öğleden sonralar, bazı akşamüzerleri "caddeden yükselen yakıcı bir kaval sesiyle" irkilirler. "Asri, büyük apartmanlar mahallesini sanatın siniriyle bir lâhzada kır, bağ, dağ âlemine çeviren bu rustaî, yeşil musikinin menbaı, bir âmânın üflediği bakır borudur." ( "Basit Bir Mesele" , 1928). Seksene yakın yıl önce, Nişantaşı'nda kaval sesi! Ahmet Haşim o seste "Apollon'un mağrur rababını ' mağlup edecek bir sanat zaferi duyumsar (Selim İleri) Bize Göre'de yer alan 57 yazının 17'sini "Seyahate Çıkan Adamın Duydukları"yla birlikte yolculuğa ve Paris'e ayırır. Ahmet Haşim, tıpkı İstanbul'da "yaptığı gibi, Paris'i de adım adım okurla gezip duyumsadıklarını yazılara döker. 38. yazıyı da Galatasaray'dan edebiyat öğretmeni Ahmet Hikmet'e ayırır, yazının başlığı da Ahmet Hikmet'tir.'Türk Ocağı'nda aziz hatırası yadedilen Alımet Hikmet, 'büyük bir edip olduğu kadar emsalsiz bir muallim idi. Galatasaray Lisesinde, yirmi iki, yirmi üç sene evvel onu dinlemiş olanlardan biri olmakla -mübahiyim. Asil çehresi, mahrem ve mülhem belagatı ona, üzerimizde nadir bir nüfuz kudreti vermişti. Nice yüksek ehliyetleri ve üzüntüye düşürmüş olan şu mevzusuz edebiyat dersine kıymet ve mana veren ilk ve son insan, benim için, Ahmet Hikmet olmuştur.Ahmet Hikmet'in edebiyat dersleri iddiasızdı. Henüz bıyıkları terlememiş muhataplarına Türkçeyi doğru yazmayı öğretmekten daha yüksek bir gayesi yok gibiydi. Fakat üstadın asıl dersleri, basit üslup kaidelerini öğretirken, saded harici olarak söylediği sözlerin içinde gizli idi. O zaman kelimelerin arasından garip bir şafak sökerdi ve ruhlarımızı tatlı bir aydınlığa boğardı. Bu kıymetsiz satırlara, onun şulesinden uzak bir akis verebilmek ümidiyle, hatırımda kalan fikirlerinden birini buraya hürmetle naklediyorum: Bir gün, bize bilmem neden bahsederken, demişti ki: Fikrin şekilden evvel hazırlandığı hissini veren eserlerde şiir mucizesinin tekevvülüne imkan yoktur. Ahenk ve kafiyenin tesadüflerinden doğmayan fikirler sanata maledilemez." Senelerden sonra, Sorbonne müderrislerinden ve asrın en büyük hakimlerinden Chartier'nin bir kitabında teyidini bulduğum bu zahiren basit fikir, bizde Tevfik Fikret, Fransa'da Sully Prudhomme nevinden ahlaki, içtimai ve felsefi şairlerin, yaşadıkları koca kanatlara rağmen, bir türlü semaya doğru havalanamayışlarının sır ve hikmetini bana daha o zamandan izah etmiş oldu. Bu fikir, aynı zamanda, bana, sanat vadisinde tasalluftan iğrenmeyi de öğretti. Belahatin sirayetine karşı ruhu sıyanet için, hayşat beni, şimdiye kadar daha müessir ve daha sıhhi bir düsturun vücudundan haberdar edememiştir." (İkdam,21 Mayıs 1928)
|