|
Diyorlar ki 18 edebiyatçıyla yapılan söyleşiler toplamı. Yayımlanışının üzerinden 90'a yakın yıl geçti. Bu bakımdan edebi önemi kadar tarihsel önemi de var. Bu nedenle Şemsettin Kutlu'nun kitapta yer alan yazısında Diyorlar ki yaşça da başça da birbirinden farklı ve birbirinden değişik 18 kürenin içinde dolaşmakta oldukları küçük bir edebiyat evrenidir" diyor. '18 küre' 18 yazan simgeliyor. Bunlar kitapta yer alan sırasıyla: Abdülhak Hamit (Tarhan), Nigâr Hanım, Sami Paşazade Sezai Bey, Halit Ziya (Uşaklıgil), Cenap Sahabettin, Hüseyin Cahit (Yalçın), Süleyman Nazif, Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Mehmet Emin (Yurdakul), Halide Edip (Adıvar), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ziya Gökalp, Köprülüzade Mehmet Fuat (Köprülü), Ömer Seyfettin, Refik Halit (Karay), Fâzıl Ahmet (Aykaç), Ahmet Haşim, Ali Kemal. Türk edebiyatının önde gelen yazar, şair, düşünürleri olan 18 sanatçının 1918'de Türk edebiyatı için ne düşündükleri, geleceğe yönelik olarak neleri öngördükleri sergileniyor. Ruşen Eşref Ünaydın, her yazarla yaptığı söyleşiyi izlenimlerle destekliyor. Hem yazarla olan karşılaşmaları, yerleri vs. anlatıyor, hem de yazarın edebiyatçı kişiliği üzerine uzun sayılabilecek girişler sonrası sorularını yöneltiyor. Ama buna rağmen söyleşiler canlılığını koruyor. Aradan geçen neredeyse tam bir yüzyıla rağmen zevkle, yararlanılarak okunabiliyor. Bu söyleşilerde okurun kazancı çok yönlü. Ama ilk anımsayışta akılda kalanlar da elbette farklıdır. Örneğin Abdülhak Hamit'in nazikliğini, Nigâr Hanım'ın üşüttüğünü, hayatında en mutlu zamanının şiir yazdığı zamanlar olduğunu, edebiyatın geleceğini pek umutlu görmediğini, Sami Paşazade Sezai Bey'in bronşiti için sarı teneke kutudan okaliptüslü bir hap aldıktan sonra "Sergüzeşt" yazarının, masa başına oturarak konuşmaya başlandığını, ona bu romanı yazdıran esin kaynağının neresi olduğunu açıkladığını, Halit Ziya'nın bizdeki edebiyatın gelişimini normal bulmadığını, Cenap Şahabettin'in taklitçilikten şikâyet ettiğini, Servetifiinun edebiyatı ne yaptı sorusuna, bizler büyük bir hürmetle Kemal, Hamit ve Sezai'yi takip ettik dediğini, Hüseyin Cahit'in, edebiyatın gelişimini kendi kendine bırakalım zorlamayalım dediğini, Süleyman Nazif in, adını anmadığı dostlarının alınmamaları için Ruşen Bey'e izin verip gerekenleri yazıya yerleştirebileceğini unutamıyorsunuz. Kitabın öyküsünü ve içeriğini yine Kutlu'nun kaleminden okuyalım: "Diyorlar ki..." Türk edebiyatında kendi tarzının ilk örneği oldu. Buna bir bakıma, son örneği demek de mümkündür. Çünkü ondan sonra onun kadar orijinal olanı, onun kadar alaka, çalkantı ve gürültü uyandıranı bir daha meydana getirelemedi. Gerçi "Diyorlar ki... "nin çıkışından bu yana geçen 50 şu kadar yıl içinde Ruşen Eşrefin açtığı yoldan daha pek çok kimseler geçtiler. Bunlar da zamanlarının tanınmış edip ve şairleriyle uzaktan yakından bu ilk denemeyi hatırlatan sayısız edebi röportajlar yaptılar. Bu röportajlardan bir kısmı da kitap haline getirildi. Bu kitapların içinde uzaktan yakından adları "Diyorlar ki..."ye benzeyenler de vardı. Hiç şüphe yok ki bu çalışmalar da edebiyatımıza çok verimli ve faydalı oldu. Ancak hiçbiri o ilk örnek kadar yankılar uyandırmadı. Gününün genç edebiyatçısı Ruşen Eşrefin "Diyorlar ki..."si daima bu sonrakilerden ayrı ve belirli bir kitap olarak kaldı -eğer yanlış bir ifade kullanmıyorsak-bu eser âdeta klasikleşti ve Cumhuriyet'ten sonra Türk edebiyatı tarihi konusunda eser meydana getirenlerin en çok başvurdukları son kaynaklardan biri haline geldi. Çünkü "Diyorlar ki..." de Türk edebiyatı ve bu edebiyatın tarihi, o edebiyatın en önemli devirlerine adlarını kazdırmış başlıca kahramanları tarafından -bazen ilmi, bazen hissi görüş ve duyuşların ışıklan altında -enine boyuna ve derinliğine, alabildiğine didikleniyordu. "Bu didikleme edebiyat açısından olabildiği gibi, magazin yanıyla da yapıldı. Çeşidi yaş gruplan içinde en genci Ömer Seyfettin olmadı. Söyleşiler sanatçılar ziyaret edilerek gerçekleştiriliyor. Bu da kendisiyle söyleşi yapılacak sanatçının evi oluyor. Söyleşiler karşılıklı, samimi bir ortamda yapılıyor. Bu sanatçılardan yalnızca Ömer Seyfettin'e de "söyleşi yapma" önerisi götürüyor. Önce reddeden yazar, sonradan vazgeçip yanıdan Ruşen Eşrefin evine getiriyor. Hem ilginç, hem de o dönemin en genç yazan olarak Ömer Seyfettin'i tanıyalım: "Genç ve çalışkan hikayeciye de müracaat ettim. Evvela: "Beni bu serinin içine katmayın," diye özür diledi. Aradan bir müddet geçmişti. Bir gün oturduğum evi şereflendirdi. " Ben, söyleyeceklerimi yazdım. Siz de: Bu yazar benim ahbabımdır; yüzünde, hareketierinde, sözlerinde öyle dikkate çarpacak bir şey yoktur, dersiniz cancağazım," dedi. Birkaç defa omuzlarımı okşadı. Kâğıtları bırakıp çıkıp gitti. Kendisine teşekkürler ettim.
|