|
Şevket Süreyya Aydemir 1897 Türk-Yunan Savaşı sırasında Edirne'de doğar. Ailesi Delionnan'dan göç etmiştir. Babası üstün niteliklerine rağmen okuma yazma bilmez. Annesi ise ona din, masal, destan kitapları okur, mahallenin kadınlarına dua öğretir. Bundan sonrasını tıpkı romanda da anlatıldığı gibi, yazar şöyle anlatır:
Babam beni önce mahalledeki mektebe daha sonra ise Askeri Rüştiye'ye yazdırır. 31 Mart 1908'de bir asker ayaklanması çıktığı haberi Edirne'de bomba gibi patladı. 1911'de Trablusgarp- Bingazi ile Ege Adaları da elden çıktı. İsyanlar ise, her tarafa yayıldı. 1912' de çıkan Balkan savaşının getirdiği çöküntü tamdı. Baskınlar, yağmalar, toptan öldürmeler birbirini izliyordu. Edirne kalesi düşmüş, ağabeyim şehit olmuştu.
Bütün bu karışıklık içinde yeni bir anlayış doğmaktaydı. Türkçülük hareketi bunlardan biriydi. Bu milletin vatanı Türk milletinin yaşadığı her yerdi ve adı Turan'dı.Bu yeni düşünce akımı bizi mağlubiyetin getirdiği aşağılık duygusundan kurtarıyor, bize yeni ufuklar açıyordu. Bu ses bir yeni Ergenekon'du. Anam ve ağabeylerim ölmüştü. Babam ise çalışma gücünü kaybetmişti. 21 Temmuz 1914'te seferberlik ilan edildi. 2 Ekim 1914'te ise Almanlar'ın yanında savaşa girildi.
1915 senesinde kendimi zorla askere yazdırdım. O sırada ancak 18 yaşındaydım. Beni Kafkas cephesine verdiler. Cepheye vardığımız günlerde ordu, Karadeniz'den İran sınırına kadar, her taraftan geri çekilme halindeydi. Savaşın başında bu cephede bulunan kuvvetli, canlı bir ordu, o zaman henüz 35 yaşında olan Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşanın; adına Sarıkamış Hareketi denilen delice macerasıyla, birkaç gün içinde tamamen mahvolmuştu. Sarıkamış faciası 90.000 kişilik bir orduyu tamamen yutmuştu. Bu yolsuz, izsiz dağlarda, kar tipileri ve fırtınalar arasında olduğu yerde donan binlerce askerin hikâyesi anlatılırdı. 1917'de Rusya'da bir ihtilal çıkar ve Rus Çarı tahttan indirilir. Rus askerleri silahları bırakıp barış yapar. Çarın ordusu dağılmıştır. Fakat onun yerini Ermeni birlikleri alır.
I. Dünya Savaşı içindeki Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması insanlık tarihinin unutulması gereken bir sayfasıdır.
Balkan savaşından sonra arkasından ağladığımız imparatorluk, köhnemişti ve hiçbir zaman bizim olmamıştı. Halbuki yeni Turan bizim olacaktı... Ben ne olacaktım? Ben bir Aydemir olacaktım. Fakat bir gün tam en kuvvetli olduğumuzu sandığımız bir zamanda, Enver Paşa'dan gelen emirle bütün hayallerimiz çöktü. Bu bir ateşkes emriydi. Savaş bitmişti ve yenilmiştik. Edirne de İstanbul gibi işgal altındaydı.
O sırada Azerbeycan hükümeti hoca istiyordu. Görev aldığım şehir Nuha (Seki) Azerbeycan'ın kuzeybatisında, Kafkas dağlarının eteklerindeydi. Buradaki insanlara Turan hakkındaki fikirlerimi anlatıyordum. Fakat her geçen gün ümitsizliğe kapılmaya başlamıştım. Turan bir illüzyon, bir ütopyaydı. Turan hiçbir zaman ulaşılamayacak hayali bir ütopinin adı mıydı?
1920 tarihinde kızıllar Azerbeycan'a aktılar.
1 Eylül 1920'de başlayan kurultay günlerinde Bakü ortaçağ Asya'sındaki büyük şehirlerden birinin alacalı görüntüsünü yaşıyordu. Araplar, Hintliler, İranlılar, Afganlar, Moğollar, Özbekler, Kırgızlar.....ve niceleri.Her yerde her köşede esir, mazlum milletlerin kurtuluşu ilan ediliyordu. Şark uykusundan uyanıyordu. Bu davanın öncüleri arasında ben de vardım. Bir gün Batum'da ilk rastladığım bir Türk kızıyla evlendim. Daha sonra da Komünist Partisine girdim.Moskova'ya üniversitede okumaya üç arkadaş gittik: Nazım Hikmet, Vâ-Nû ve ben. Moskova yalculuğumuz sırasında ihtilal denilen bilinmeyeni yakından görüyorduk Bir yıkılış olmuştu, çöküntü tamdı."
1923 sonunda eski bir vapurla İstanbul'a dönüyordum.. Halbulki sonra ne oldu? Şüpheler, hayal kırıklıkları, pişmanlıklar..."İstanbul'u ne kadar yadırgadım. Kendimi ne kadar yabancı buldum....İstanbul bana yan sömürge bir şehir gibi geliyordu.Gündüzleri bir ilkokulda hocalık yapıyordum. Dr. Şefik Hüsnü ile Sadrettin Celâl in çıkardığı Aydınlık dergisinde de yazılar yazıyordum.
Tam bu sırada Ankara'dan gelen bir emirle dergimiz kapatıldı. Birkaç gün sonra tutuklandım. İstiklal Mahkemesinde yargılanarak, on yıl hapse mahkum oldum. 1,5 yıl yatuktan sonra cezam affedildi. Dünyada artık özgür ülkeler devri başbyordu. Her ülke kendi düzenini kendi içindeki şartlara göre kuracaktı. İhtilaller devri bitmişti. Türklerde kendi gelişmesini kendi iradesiyle sağlayacakti.İkinci defa tutuklandım.Bu sefer mahkemenin benim için istediği ceza idamdı. Dava aylarca sürdü. Sonunda beraat ettim. Anadolu'da çalışmak amacıyla Ankara'ya gittim Maarif Vekâletinde Yüksek Teknik Öğretim Umum Müdürü'ne muavinlik yapacaktım. Ayna ekonomik bir araştırma raporu hazırladım. Rakorun konusu bir tedavül bankasının kurulmasıyla ilgiliydi.
Ankara gece gündüz çalışıyordu. Ben de inkılâp rüzgarına kapılmıştım.Çankaya'daki basit bağ köşkünde genç ve dinamik bir insan yaşıyordu. Ondan taşan dinamizm bu kıraç ve harap ülkeye durmadan yayılıyordu. Kazmalar, küreklerle dağlar deliniyor, tüneller açılıyordu. Ele geçen bir parça demir, bir parça çimentoyla okullar, hastaneler yapılıyordu.
1929 patlayan dünya ekonomik krizi liberal kalkınma umudunu tamamen durdurdu. Ekonomik durgunlaşma ve fakirleşme başlamıştı. Bu duruma dur demek amacıyla
1923 İzmir İktisat Kongresi yapıldı.Dünyanın bölündüğü zıt kutuplar arasındaki çatışma gittikçe derinleşiyordu. Batı ve doğu her gün biraz daha birbirinden ayrılıyordu. İnkılâp ve Kadro" isimli eserimi bastırdım. Ayrıca birkaç arkadaş "Kadro" adını verdiğimiz bir dergi yayınlamaya başladık
1933'te Almanya'da iktidara gelen Naziler, ırkçı bir ruhu Alman milletine aşılamaya çalışıyordu.ikinci Dünya Savaşı biz ona katılmasak da bütün dünyayı olduğu gibi memleketimizin de kaderini belirleyecek yeni bir çağın görünümüydü. Türkiye; tarihinin en büyük şanslarından biri olarak bu harbi militarist ve hayalperest olmayan bir hükümetin idaresinde geçirdi. Savaştan sonra ise tek partili rejimden çok partili rejime geçildi.
1950 seçimlerinden sonra ise, vekiller heyeti kararıyla işimden aynldımArtık bir emekliydim.Hikâyem bir yangınla başlamıştı. Ama şimdi serin bir su başındayım. Ağaçların gölgelediği, çiçeklerin içtiği, kuşların ötüştüğü bir su başında. Hatta simdi bana öyle geliyor ki bütün ömrüm boyunca aradığım su belki de buydu... Bu su, bazen masum bir hayal, bazen bir gençlik rüyası, bazen ideal, bazen aşk şeklinde beni arkasından koşturdu. Bazen onu kaybettim. Bazen buldum sandım. Ama onu her zaman aradım. Bu arayışta aldanışlarım da inanışlarım kadar güzeldi...
|