|
Romanın Başlıca Karakterleri
Mustafa İnan: Bilim insanı.Jale inan: Bilim insanı, Mustafa İnan'ın eşi. Eski müze müdürü Aziz Oğan'ın kızı Hüseyin Avni Bey: Mustafa İnan'ın babası. Posta Seyyar Müvezzi (Gezici posta dağıtıcısı) Esmer Genç: Roman boyunca, Mustafa İnan'ı öğrenmeye çalışan öğrenci ya da Mustafa İnan'ınkendisi veya yazar...Rabia Hanım: Hüseyin Avni Bey'in eşi, Mustafa İnan'ın annesi.Zübeyde, Güzide, Mehmet, Sami: İnan'ın ablası ve kardeşleri.Cahit Arf: Mustafa İnan'ın arkadaşı, ünlü bilim insanı.
Roman, ünlü bilim inşam Cahit Arfın giriş yazısıyla başlar: "Mustafa İnan en beğendiğim, güvendiğim ve sevdiğim arkadaşımdı. 1967 yazında öldü. Onun ardından çok saydığım bir fizikçimiz olan Cavit Erginsoy genç denilebilecek bir yaşta öldü. O sıralarda Kazancakis'in Zorba'sında anlattığı ve bir bakıma ölenle ölünmez deyimimizle özetlenebilecek bir kişilik kavramının etkisi altındaydım ve kendimi o kişiliğe göre programlamaya çalışıyordum. Bu ölümler gerek bende, gerekse içinde bulunduğum çevrede derin acılar yarattı. Bu acılar sözünü ettiğim kendi kendimi programlama çabaları ile bağdaştırmaya uğraştığım sırada, hatırladığıma göre Erdal İnönü'nün, Mustafa İnan ve Cavit Erginsoy'un yaşam öykülerini TÜBİTAK'ın desteği ile romanlaştırarak yayınlatma önerisi ile karşılaştım." Cahit Arf, o zamanki TÜBİTAK Bilim Kurulu Erdal İnönü'nün bu önerisini benimser. Romanın yazılması da Mustafa İnan'ın bir öğrencisi olan, ama aynı zamanda bilim alanında bir eğitimden geçmiş olan Oğuz Atay'a önerilir. O da bu işi kabullenir. Ortaya bu roman çıkar.
"Orta boylu, esmer ve ürkek bakışlı genç bir adam, üniversitenin büyük kapısı önünde durur" Fen Fakültesi'ne gidecektir, yolunu kaybeder, kalabalığın olduğu yere gidince de başlamakta olan bir törenle karşılaşır. Mustafa İnan'ın ölümünden 4 yıl sonra TÜBİTAK, ona Bilim Hizmet Ödülü vermiştir. Tören onun için yapılmaktadır. Ödülü Cumhurbaşkanı verir.
Genç orada karşılaştığı bilim adamıyla sohbeti ilerletir. Töreni, Mustafa İnan'ı, sorduğu her şeyi ondan öğrenir. Bilimadamının "ekol kurmuş" tanımı kafasını kurcalar. Ne demek olduğunu sorar. Bilimadamı anlatır. Ödülü Mustafa İnan'ın eşi Jale İnan alır. Bilim adamı 'ekol kurmuş' sözünü anlatmanın çok uzun süreceğini söyler.
Genç ile bilim adamı koridor boyunca yürürlerken, bir yandan da hem üniversite, hem bilim, hem Mustafa İnan üzerine konuşurlar.
Jale İnan, yanında oğlu ile birlikte onların yanından geçer. Bu arada genç Mustafa İnan'ın hemşerisi olduğunu söyler. Bilim adamı Mustafa İnan'ı anlatmaya başlar. Mustafa İnan, 24 Ağustos 1911'de Adana'da seyyar posta memuru Hüseyin Avni Bey ile Rabia Hanım'ın oğlu olarak doğar. Daha önce 6 çocukları ölmüştür. Bu yüzden Mustafa, ilkokula gidere kadar annesi ve babası kulaklarına küpe takarlar. Erkek çocukların kaderini kandırmak için böyle davranırlar. Jale İnan da bu sırada oğlu Hüseyin'in doğumunu anımsar. Parasızlıktan özel bir hastaneye gidemezler. Devlet hastanesinde bile çok kalamazlar. Çünkü doktor parasını bile Prof. Salih Murat Uzdilek'ten 35 lira borç alarak öderler. O sırada Mustafa İnan doçenttir. Bir yandan bilim adamı, gence 'ekol kurma'nın ne olduğunu anlatmaya çalışır, der ki 'Ben sana bilimadamı olmanın yararlarını açıklarken belki de küçük çapta ekol kurmaya çalışıyorum'. Mustafa İnan, İsviçre'den doktorasını yapıp geldikten sonra Yüksek Mühendis Mektebi'nde Teknik Mekanik ve Mukavemet Muallim muavinliğine tayin edilir. Yetenekli öğrenciler çevresinde toplanır. Böylece 'ekol' kurmaya başlar. Bunu söyleyince bilim adamı genç adamın yüzüne Bilim adamı esmer gence Mustafa İnan'ın yaşamını anlatırken, o damdan düşünce ölseydi, belki de seninle ne dün ne de hiçbir zaman tanışmayacktık der. Çünkü Mustafa damdan düşmüştür ve küçük Mustafa o düşüşün izlerini bütün ömrünce çekecektir.
Fransızların Adana'yı işgaliyle Rabia Hanım'ın büyük kızı Emine, kocasıyla birlikte 'kaç kaç'a katılıp Adana'dan ayrılırken, annesine biraz para bırakınca onlar da kaçış hazırlıklarına başlar. Mustafa'nın büyük ablası Zübeyde, kardeşleri Güzide, Mehmet, büyükannenin önderliğinde kafile oluşturur yola çıkarlar. Tren vesikası alabilmek çok zordur. İki gün sonra büyükanne eve geri döner Önce Pozantı'ya kadar katırla, sonra oradan trenle üç günde Konya'ya varırlar. Konya'da iki buçuk yıl kalırlar. Mustafa, kardeşleriyle birlikte Şehit Muhtar Bey Mektebi'ne gönderilir.Bilim adamı, gence, Mustafa İnan'ı anlatmaya devam eder. Konya'yı çok sevmiştir. Camileri dolaşmış, Farsça verilen vaazları dinlemiştir. Bir gün arkadaşı Cahit Arf a sormuş, "Sen mistiklere inanır mısın Cahit?" " O sıralarda Yunus Emre'yi okuyordu diye anlatır Cahit Arf. "Ben mistiklere inanmıyorum Mustafa" demiş Cahit Arf. "Ama bu konuyu bütünüyle reddettiğimi de söyleyemem".
Mustafa'ya hiçbir konu önemsiz değildir: Arya-Dharma (Hindu dini) konusunda bir konferans verir.
Hükümetin düzenlediği muhacir çocuklar için sünnette 9 yaşında sünnet olur. Savaş biter, on iki yaşında Adana'ya dönerler. İlkokulu bitirir. Okul tatilinde Mustafa'yı bir kuyumcunun yanına çırak olarak verirler. Orada çok şeyler öğrenir.Genç ile bilim adamı, yarın yine buluşmaya karar verip Mustafa İnan'ı düşünmeye ve öğrenmeye devam etmek isterler.
Genç ile bilim adamı, yemekten kalkarlar. Bilim-adamının odasına geçerler, gence bir yaz semineri düzenlediğini, konusunu Mustafa İnan'ın hayan olduğunu söyler. Artık sen de benim öğrencimsin, der. Ben üstad oldum, hayat romanları üstadı. Seni de çömez yaptım kendime. Bu kez üstad ile çömezi olarak Mustafa İnan'ın hayatını adım adım anlatırlar. Onun eşsiz hocalığı yanında, ortokulda hiç defter tutmadan olağanüstü öğrenciliği, Mustafa İnan'ın Adana'da okuduğu okulun bugün Kız Lisesi olduğu, Malatya'ya yaptığı yolculukta amcasının orada olduğu ortaya çıkar. Babası bir yaz tatilinde Malatya'ya Adana'dan gidecek kervana teslim eder. Mustafa bunu hiç unutmaz.
Genç ile profesör, İnan'ın teybe kaydedilen konuşmalarını, ona gelen mektuplan dinleyip okuyup 'Mekanik romanı' yazacak olduklarını konuşurlar. Mustafa'ya 'Kınca Mustafa', 'Mustayfendi', 'Dâhi Mustafa' gibi adlar bulurlar. Mustafa on sekiz yaşındayken 1929 yılında babasını kaybeder. Sağlığı biraz bozulur. Bunun için onu İstanbul'da akrabalarının yanına gönderirler. Adana'ya dönünce babasını göremeyince bir an önce hayata atılması gerektiğini anlar. 1931 yılında liseyi birincilikle bitirdiğinde karışık duygular içindedir. Bütün notları ondur. Bir defasında coğrafyacı Sabri Bey, boş kâğıt veren Mustafa'nın notunu kâğıdın üzerine şöyle yazar:"Kâğıda sıfır, Mustafa'ya on'. 1931 Eylülü'nde Mustafa İstanbul'dadır ve tek amacı öğretmen olmaktır. Fen Fakültesine kayıt yaptırır. Daha sonra arkadaşı Sacit İpekçioğlu'na gider. O, Mustafa'yı Mühendislik Mektebi'nde okumaya ikna eder. İki yıl fazla okuyarak gene öğretmenlik yapacağını, ama üniversitede hocalık yapacağını anlatır. Sonunda razı eder, dekana gidip diplomasını geri alarak Mühendislik Mektebine başvurmaya karar verirler. Kayıt için gittiklerinde bir de sınav yapılacağını öğrenirler. Hatta İstanbullu genç 'Buraya girmek zordur' deyip biraz küçümser. O da Adana ağzıyla 'Deneyek bakak' der. Hep zihninden iki yıl fazla okuyacağım, eve kim bakacak sorusuna yanıt aramakla geçer. Neyse ki okulun 'leyli meccani'si, Mahmut Nedim Kozacıoğlu, Kuyumcu çıraklığı Hızır gibi yetişir. Mustafa sınavın tüm sorularını yanıtlar. Adı olarak da 'ADANALI MUSTAFA' diye yazar. O günden sonra bu adla ün yapar. Mustafa, daha o günlerde bilime bir hoca olarak hizmet etmeyi düşünür. 1938 yılında İstanbul Darülfünunu İstanbul Üniversitesi olur. Müderrisler, profesör.... Üniversite reformu yapılır. Herkes çok iyimserdir. Yeni bir Gauss çıkması beklenir. Mustafa Gauss fıkralarına bayılır. Mustafa hayalle gerçek, Doğu ile Batı üzerine düşünür. İngiliz şairi Rudyard Kipling'in 'Doğu doğudur, Batı da batı' tanımına katılmaz. Rıfat Yarar'ın anlattığına göre liseyi bitirip imtihanla mühendis mektebine giren ve 1937'de mezun olan ilk sınıftır. Elli altı kişi girerler seksen altı kişi bitirirler. Mühendis mektebinde ilk yenileşme hareketi Mustafa'nın da içinde bulunduğu 1938'de başlatılır. Yedi hoca ve yedi öğrenciyle bugünkü Teknik Üniversite'nin çekirdeği meydana getirilir.
Buraya kadar anlatılanlar kitabın birinci bölümüdür. Bundan sonrakiler İkinci Bölümü oluşturur.
Mustafa Bey, Müzeler Müdürü Aziz Oğan'ın kızı Jale Hanım ile nasıl tanıştığını anlatır. Mustafa Bey, kendini bildi bileli öğretmenlik yapar, iyi bir öğretmen olarak Adana'da da ünü yaygındır. Jale Hanım lise sonda okurken, matematik öğretmeni askere alınır. Mühendis Mektebi'nin üçüncü sınıfında bir öğrenci olduğunu duyar. Ders almaya karar verilirler. Ancak okul müdürü bir kız lisesine genç bir erkeğin gelmesine izin vermez. Bunun üzerine kızlar hafta sonlan evlerde almaya karar verirler. Sonuçta iki kız ailelerinin rızasıyla ders alırlar. Jale Hanım sınıfını geçer, sonra yurtdışı vs. Derken dostluk, arkadaşlık ilerler ve evlenirler. Şişli'de küçük bir aparman dairesi tutulur ve zor yıllar başlar. İkinci Dünya Savaşı yılları. Doçentlik, profesörlük...Oğulları Hüseyin'in dünyaya gelişi. Onun 35 lira hastane parasını bile arkadaşından alıp verirler. 1954'te 43 yaşında İnşaat Fakültesi Dekanlığına seçilir.. Sevimli kişiliği vardır, Yahya Kemal, her toplatıda 'Aman Mustafa'ya da haber verilsin' der. Devrin ekabirlerinin katıldığı bu toplantılara Kerim Erim, Mustafa Sekip Tunç, Kazım İsmail Gürkan, Sadi Irmak, Behçet Kemal Çağlar, Nihad Sami Banarlı, Orhan Saik Gökyay, Cahit Tanyol katılır.
Bu arada oğlu Hüseyin İnan büyür. Mustafa İnan her şeyle uğraşır. Dille, dinle Dharma (Hind dini) ile ilgisi, o konuda konferans verecek kadar ilerler Ama her şeyde matematiği sever.... Masonluk üzerine düşünür. "Cisimlerin Mukavemeti" a bir kitap yazar.
Öğrencilerine bağırırken bile 'siz' diye hitap eder. Bu kitabın yazan Oğuz Atay da onun öğrencisidir. Romanı yazmanın dışında o da onunla ilgili bir anısıyla hocasını anlatır. Derslerinde hiç yoklama yapmayan hoca, bakar ki öğrencinin derse devam kötü, birden gelecek ders vize notlarını okuyacağım, der. Ertesi ders tüm öğrenciler derstedir. Bakıyorum bugün müşteri çok, diye şaka yapar. Notları okuyacağım der, elini cebine atar ve derse başlar ve ders bitene kadar elini cebinden çıkarmaz. Dersin sonunda asistanı gelir okur. 27 Mayıs 1960'tan sonra Cemal Gürsel, ona Bayındırlık Bakanlığı teklifinde bulunur. O arkadaşlanyla konuşup kendisini kısa sürede siyasetin harcayacağını düşünüp bunu kabul etmez. Milli Birlik Komitesinden Sami Küçük, bir komisyon kurar. İçlerinde Erdal İnönü, Cahit Arf Hikmet Binark, Bahattin Baysal, Arif Şengün. Macit Çağatay vardır, sonra Mustafa İnan'ı da alırlar. Bu 1961 seçimlerinden sonra Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu yasası çıkarılır.
Erdal İnönü, Mustafa İnan'ı Kurucu Meclis çalışmaları sırasında bir öğle yemeğinde tanır. Fıkralarını çok duyar. Sorar, "Makina mühendisliğinde iki şey çok önemlidir: Titreşim ve maaş bu söz sizinmiş der. Mustafa İnan, hayır der Erdal İnönü bunu anlaşılan fıkralarıyla meşhur olmak istemiyor, diye yorumlar. Erdal İnönü'ye göre Mustafa İnan'ın en ilginç tarafı, bir bilim adamı olarak sanatçı tarafının bulunmasıdır. Mustafa İnan, ömrünün son yıllarında bir kat sahibi olmak ister. Elli yaşını geçmiştir. Fakat borçlanmaktan, para endişesine düşmekten korkar Ancak sık sık hasta olmaya başlar, lösemidir. 1 gece toplantısında eşi Jale Hanım, Rektör Bedri Kararafakioğlu ile görüşür. Mustafa'yı tedirgin etmeden tedavisi için Avrupa'ya gönderme yolu bulunmasını rica eder. Hemen yanlarına gelen Mustafa İnan'a da 'Neden gitmiyorsun Mustafa?' der. Sonuçta Almanya'nın Freiburg kentine giderler, hastaneye yatırılır. Mustafa neşeli görünür, ama durum iyi değildir. Mustafa ise, Frânsa'ya geçmek Kolmar ve dolaylarındaki Fransız köylerini gezmeyi düşler.. Oysa kan, serum, röntgen derken, başlayan ağrılardan da bitkindir, ateşi yükselmektedir. 5 Ağustos 1967, vakit gece yarısını geçmiştir. Uyku ilacını ister, hemen uyuyacağım, halsizim der. Mustafa İnan bir daha uyanamaz, sabaha karşı dört buçukta yaşama gözlerini yumar. Haber tüm Türkiye'ye, dünyaya yayılır. Hayatı boyunca kendi ülkesinde yaşamak ister. THY uçağı ile Yeşilköy'e oradan Ortaköy'deki evine getirilir, kitaplığına yerleştirilen bir masanın üstüne konulur: 8 Ağustos 1967. Bütün ülke üzüntü içindedir.
10 Ağustos'ta Taşkışla'da kendisi için Rektör Vekili İzzet Gönenç 'Mustafa İnan bir bilim ekolü yarattı, bir devir açtı' der. Sadi Belger, mezartaşına onun çok sevdiği Mesnevi'den bir beyit yazdırır, Üniversitesinin Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı'nın 1 Eylül 1967 tarinden itibaren ABD, İsviçre ve Almanya'da 6 ay süreyle görevlendirdiği Mustafa İnan'ın öldüğü, bu teklifin kaldırılmasını ister. Emekli Sandığı, bir yazı ile oğluna 1.9.1967 tarihinden itibaren 931.50 lira maaş bağlandığı haberini verir.
Bütün bunları bilim adamı aracılığıyla öğrenen genç, "Demek Mustafa Hoca'nın da defteri dürüldü böylece," diye durumu özetler genç adam, "Peki şimdi ne olacak?" diye sorar. Romanın "Sonuç" başlığıyla yazılanlara şöyle başlanır: "Düşüneceğiz, dedi profesör, 'Mustafa İnan da böyle isterdi.' Genç adam orta yaşlı adama baktı: "Ne düşüneceğiz?" "Seninle ülkemizde hiç denenmemiş bir işe girişmiş bulunuyoruz. Bir bilim adamının hayatını inceliyoruz . Sanki işimiz gücümüz yokmuş gibi kaç gündür bununla uğraşıp duruyoruz. "Benim bir şey yaptığım yok," dedi delikanlı. "Olur mu öyle şey. Belki sen olmasaydın bu işe hiç girişilmezdi. Bu belgeler çoktandır duruyor bende. Sen olmasaydın ben de,
ölüm günlerinde konuşanlar gibi, bu işi çoktan unutup gitmiştim. Yalnız bilmiyorum, nasıl bir iş yaptik? "
Romanın sonunda Mustafa İnan'ın ilkokuldan başlayarak yaşamının çeşitli dönemlerinden fotoğraflar yer alır.
|