Yarım yüzyılı aşkın geçmişi ile "yeni" bir estetik olmaktan uzak, artık tarih çerçevesine girmiş, soyut -abstrait-, başka deyimiyle non-figüratif sanatın bugünkü yaygın gözde durumu karşısında bu akım üstünde uzunca durmamız faydalı olacaktır.
Soyut akım, hele son yirmi yıl içinde yalnızca resim kadrosu içinde kalmamış, biçim ve renklerle serbestçe oynaması, lojik yapılardan adamakıllı uzaklaşması sonucunda, heykeltıraşlık, mimarlık, süsleme ve bezeme, hattâ tiyatro dekor ve kostümleri sanatlarını etkisi altında bırakmıştır. Günlük yaşayışta kullanılan ev eşyası bile, bir bakıma, soyut anlayışa uymuştur.
Onu incelerken ilkin "soyut" sözcüğü üstünde durmamız gerek. Soyut sanat derken anlamsız bir söz oyunu, bir "paradoks" etkisi uyanabilir: her özlü sanat eseri ilkin soyuttur. Sanat ve tabiat bölümünde gördüğümüz gibi tablonun gerçekle ilgisi, klâsik, realist akımlarda bile uzaktandır. Soyut görüşün ürünü olmayan resim, aşağı bir kopyacılık, bir taklitçilikten öteye gidemez.
O halde resim sanatının son akımlarına neden soyut adı verildi? Bunlar soyut da ötekiler, az çok gerçeğe dayananlar değil mi?
Son akımların belli başlı yorumcularından biri olan Michel Seuphor soyut, non-figüratif sanatı şöyle formülleştiriyor: "Realiteden - gerçekten tam uzaklaşmış, realiteyi hiç bir şekilde hatırlatmayan eser soyut eserdir."
Bu formül bizi gereği gibi aydınlatıyor; her resim, her tablo tabiatı körü körüne kopya etmez, tabiatı yorumlar, yorumladığı için de hiç değilse yan yarıya soyutluk payına sahip olur. Ama geri kalan öteki payı somut elemanlarla doludur. Resimlenen biçimler tanınır, konu meydana çıkar. Seyirci, ressamın çizdiği şekillerde kendi dünyasının akislerini kolayca seçebilir. Tabiata yüzde yüz sırt çeviren görüşte seyirci çizgileri ve renkleri hiç bir normal şekle, objeye yakınlaştıramaz. Somut elemanlar yok olmuş, tablo "absrait", soyut, başka deyimle non-figüratif olmuştur. Figürsüz, suratsız, eski deyimle "suret" sizdir.
Soyut sanatın bu yüzyıl başlarındaki ilk eserlerini incelersek, onları Empresyonizmin ve Kübizmin bir ürünü, bir sonucu olarak görürüz. Sanatçıyı, dış dünyadan uzaklaştıran bu iki akım, hele Kübizm, realiteyi boşamış bir estetiğin doğuşunu kolaylaştırmış oldular. Çok kere güzel renk lekeleri ile yetinen, objelerin sertliğini atmosfer içinde eriten Empresyonizm, tablonun klâsik kuruluşu yerine yepyeni, titreşimlerle dolu bir teknik getiriyordu. Kübizm ise objeyi, eşyayı paramparça ediyor, geometrik düzeni prensip ediniyordu. Bu bakımdan Kübist görüş, somut olmaktan çok fazla soyut, entelektüel bir çalışma ürünü idi.
Soyut akım bu desteklere kolayca dayanabildi. Empresyonizmin renk lekeleri bugünün "tachiste" -lekeci- akımına bir başlangıçtı. Bunun en açık örneği Claude Monet'nin hayatının sonlarına doğru yaptığı "Nilüferler" kompozisyonudur. Paris'te Orangerie müzesinin çepeçevre duvarlarını kaplayan bu anıtsal resimde Monet, bahçesinin havuzundaki su çiçeklerini tasvir ederken, akşamın yarı karanlığında bulanık sularda yüzen nilüferleri belli belirsiz renk lekeleri halinde canlandırmıştı.
Kübizme gelince, Braque ve Picasso'nun paralel olarak yürüttükleri denemelerde realite, bir takım kırık çizgiler, geometrik düzenlemeler biçimine sokulmuştu. Rasyonel Kübizm, Pythagore'un matematik ölçülerine dayanarak tablo alanını ölçülü bir problem haline getirmişti. Kübizmin matematik ölçülere ve geometrik bölüntülere dayanan tekniğinde realite, belli belirsizdi. Yüzde yüz soyutluğa doğru büyük adım atılmıştı.
Rus asıllı Vassily Kandinsky'yi soyut sanatın kurucusu olarak vasıflandırabiliriz. 1910 da yayımladığı "Sanatta fikir akımları" adlı kitabı ile yeni estetiğin teorisini kuran Kandinsky, ilk sulu boyalarını o yıl meydana getirdi. Biçimsiz, suratsız resim yapma isteğinin kendinde nasıl doğduğunu Kandinsky yazılarında anlatmıştır. Akşamın alaca karanlığında atölyesine giren ressam, bir tablosunu duvara ters dayalı görür. Karanlıktan ve tablonun ters durumundan konusu seçilemeyen eser, salt biçimler ve lekeler halinde beliriyordu. Tablonun renk ve biçim güzelliğini bozmayan, aksine, belki de, arttıran bu durum karşısında Kandinsky, güzel biçim ve renklerin konuya, realiteye bağlı olmadıkları kanısına varmıştı.
Az sonra Almanya'da Franz Marc, Auguste Macke, Paul Klee ile tanışan Kandinsky, bu ressamlarla birlikte Der Blaue Reiter - Mavi Atlı grubunu kurdu. Vassily Kandinsky soyut estetiği birdenbire değil, gerçekçi çalışmalardan sonra benimsemişti. 1910 da soyut denemelere başlarken şöyle yazıyordu: "Sanatta yeni bir çağ açılıyor. Bu çağ kendine uygun bir çığır açacaktır. Resim sanatı, bundan böyle, kendi bünyesine, kendi yapısına has elemanlar kullanacak, olanın etki kudretine dayanacaktır. Çizgiler, renkler, renklerin sıcak, soğuk etkileri, sükûn yada hareket doğurucu karakterleri, düzler, eğriler, nokta ve yuvarlaklar, bütün bunlar resim sanatının kendine has elemanlarıdır. Bütün bunlar yeni resmin başlıca araçları olacaktır.
1912 de Çek Küpka, Rus Larionov ve Nathalie Gontcharova, Malevitch, Fransiz Elie Delaunnay ve karısı Sonia Delaunnay, Amerikalı Morgan Russel, Macdonald Wright, Hollandalı Van Doebsburg, Van der Leck, Piet Mondrian, İspanyol Picabia soyut akıma katıldılar.
Kandinsky ile işbirliği yapmış olan ünlü Alman ressamı Paul Klee'yi tam soyut bir ressam kabul edemeyiz. Klee, hemen hemen bütün tablolarında stilize edilmiş tabiat elemanlarını kullanıyordu. Soyut akım doğrudan doğruya suratsız biçimler üstüne çalışır ve tabiatla, dış dünya ile ilgisini keserken Paul Klee, "plâstik semboller" olarak vasıflandırabileceğimiz yarı soyut, ama çokluk objelerden nem kapan, yada doğrudan doğruya onları ele alan biçimler kullanıyordu.
Yirminci yüzyılın başında, 19 uncu yüzyılın fazla gerçekçi, natüralist, eğilimine tepki olarak billûrlaşan soyut, non-figüratif estetik, aslında, resim sanatına yepyeni, görülmemiş kıymetler getirmiyordu. Mağaralarda yaşayan ilk insanlar ya bu mağara duvarlarına, ya taşa ve başka eşyaya bir takım soyut şekiller çizmişlerdi. Prehistorik ve protohistorik çağların insanları bu şekilleri dinî törenlerde kullanıyorlardı. Uygarlık ilerledikçe, özellikle süsleme, bezeme sanatlarında ya tabiat elemanlarından stilize edilmiş, ya doğrudan doğruya soyut biçimler, şekiller kullanıldı.
Marcel Brion, "Abstre sanat" adlı eserinde, İslâm sanatının soyutluğu üstünde uzunca durarak şunları yazıyor:
"İslâm sanatında suratlı, figürlü resimler bol olmakla beraber, bu sanatın genel eğilimi açık, kesin olarak non-figüratiftir. Müslümanların soyut görüşe eğilimleri bir takım sebeplere dayanır. Ufuksuzluk, sonsuzluğa alışık çöl insanları kesin olarak formüle edilmiş, suretleştirilmiş ifadelere karşıdırlar. Çöl insanının göçebe oluşu, etrafındaki insan ve objeleri uzun zaman incelemesine engel olur. Bu zor onu, şematik, sentezci, soyut biçimler aramaya yöneltir. Böylece İslâm sanatı, realiteleri değiştirmiş, stilize etmiş, geometrik biçimlere büründürerek tanınmaz hale getirmiştir."
Soyut sanatın yorumcuları, sık sık, Leonardo da Vinci'nin bazı yazılarını anarlar. İtalyan Rönesans'ı sanatçılarının en entelektüeli olan Vinci, bugünün akımlarına pek uygun düşecek fikirler yürütmüştü.
"Ey, kıymetler arayan adam, diyordu Leonardo, tabiatın meydana getirdiği biçimleri oldukları gibi tanımak, kabullenmekle yetinme. Kendi hayalinde, müfekkirende -esprinde- resimlenen, beliren biçimlerin kökünü araştır."
Leonardo bu sözlerle: "Dış görünüşlere takılma, önemli olan gerçek değil, ressamın fikrindeki, entelektindeki gerçek." demek istiyor. Büyük sanatçı Resim Bilgisi - Traite de la Peinture'ünün bir yerinde, genç sanatçıya, bugünün soyut ressamlarına örnek olacak şu öğüdü veriyor: "Sıvası dökük, rutubet lekeleriyle örtülü eski duvarlar garip bir takım lekeler, formsuz şekillerle doludur. Tıpkı bulutlar gibi. Bu lekeler, bu soyut şekiller sana yeni yeni kombinezonlar aramayı ilham edebilir." Bu öğüt doğrudan doğruya "informel" e yönelmektir.
1910 dan bu yana soyut akıma bir çok yeni isim katıldı. Fransızlardan Bissiere, Dewasne, Esteve, Manessier, Singier, Gleizes, Herbin, Lapique ve Lanskoy, İtalyanlardan Magnelli, Affro Severini, Alman Hans Hartung, İngiliz Ben Nicholson, Joseph Peters, İspanyol Viera de Silva, Hollandalı Bram van Velde, Türklerden Nejat Devrim, Selim Turan, Sabri Berkel, Hakkı Anlı, Mübin Orhon bu akımın belli başlı temsilcileri oldular.