|
Vefa İdadisi'ni bitirdikten sonra, babasının isteğine uyarak Mülkiye Mektebi'ne giren Nazmi Ziya Güran, daha sonra Sanayi-i Nefise Mektebi' ne (Güzel Sanatlar Akademisi) kaydını yaptırdı. Burada gerek okul müdürü Osman Hamdi Bey'in, gerekse atölye hocası Valery'nin, salt izlenimci sanata yakınlık duyduğu için Nazmi Ziya Güran'ı eleştirmeleri, sonradan özel dersler aldığı Hoca Ali Rıza'nın etkisini ön plana çıkardı. Bütün hocalarının başında yer verdiği ve övgüyle söz ettiği Hoca Ali Rıza'nın, sanatındaki payı, özellikle ilk resimlerinde kendini belli etti. Akademi'deki klasik eğitim sistemi,serbest bir paleti geliştirmeye çalışan Nazmi Ziya Güran'da sert bir tepkiye yol açtı. 1905'te kısa bir süre için istanbul'a gelen ve Hüseyin Zekâi Paşa'nın Doğancılar'daki evine konuk olan Fransız izlenimci ressamı Signac'la görüşmesi de, Nazmi Ziya Güran'ı olumlu yönde etkiledi. 1908' de Akademi'yi bitirince Paris'e giderek üç ay kadar julian Akademisi'ne devam etti; bu arada Marcel Bachet ve Royer'den özel dersler aldı, Cormon'un atölyesinin bulunduğu Güzel Sanatlar Okulu'ndaki dersleri izledi. Doğadan çalıştığı resimleriyle Cormon'un dikkatini çekti. Müzeleri gezerek büyük sanatçıların yapıtlarını anlamaya çalıştı. Almanya ve Avusturya'ya giderek müzelerdeki incelemelerini genişletti. 1913'te Türkiye'ye dönüşünde İzmir Muallim Mektebi müdürü ve İstanbul İlk Tedrisat müfettişi oldu. 1918-1921 ve 1925-1927 yılları arasında iki kez Akademi müdürlüğü yaptı. Mütareke yıllarında geçimini sağlayabilmek için, bir ara serbest çalıştı; tütün ticaretiyle uğraştı, tavuk çiftliği kurdu, kunduracılık yaptı. Akademi müdürlüğünü Namık İsmail'e bıraktığında, okulda desen hocalığı yapmaktaydı. Ama zamanının önemli bir bölümünü, doğada açık havada geçiriyor, ışık değişimleri içindeki İstanbul görünümlerini tablolarına konu olarak seçiyordu (ona göre gecenin gündüz olmak için geçirdiği çeşitli ışık değişimlerini görmemiş bir kimse, ressam olamazdı). Nazmi Ziya Güran, resimlerini ilk kez 1916'da Galatasaray Sergisi'nde sundu. Bütün dönemlerini içeren geniş bir sergisiyse, ancak ölümünden 25 gün önce, Güzel Sanatlar Akademisi salonlarında üç yüz kadar tablosuyla açıldı. SANATI Nazmi Ziya Güran, Türk resminde 1910 kuşağı olarak bilinen İbrahim Çallı ve arkadaşları arasında, izlenimci eğilimi en sadık biçimde yansıtan sanatçıdır. Onun resimlerinde İstanbul, ışık içinde yıkanan doğası ve izlenimci bir anlayışa kaynak oluşturacak değişken görünümleriyle, Hoca Ali Rıza'nın başlatmış olduğu içten ve yapmacıksız akımın, daha entelektüel plandaki bir uzantısı olarak dikkatimizi çeker. Sabahın ilk saatlerinden başlayarak İstanbul'un sessiz köşelerine uzanan Nazmi Ziya Güran, kimi zaman çok sevdiği Kandilli sırtlarına, kimi zaman Langa bostanına, Halic'e ya da Göksu deresine iner, han içlerinin loş gölgelerini, ağaç diplerinin eflatun sessizliğini seçer. Bedri Rahmi Eyüboğlu haklı olarak, ondaki güneş ışığının, nesnelerin asıl rengini ve formunu eriterek, bütün motiflerin üstüne sıcak bir buğu gibi çöktüğünü öne sürer. Işık, onda, resmi biçimlendiren ve yönlendiren temel etkendir. Figür ve portre resimleri de yapmış, olmakla birlikte, daha çok bir peyzaj ressamı olan Nazmi Ziya Güran'ın sanatında özel bir dizi oluşturan ve bir bakıma en tipik resimleri sayabileceğimiz Koç Kahvesi tabloları ondaki bu peyzaj ressamlığının en somut örnekleridir
|