|
Çocukluğu, kendi deyişiyle, Osmanlı idaresinde bir bakıma muhafazakâr, bir bakıma kozmopolit dalgalanmalar arasında geçen Turgut Zaim'in küçük yaşlarda resme yönelmesinde, İtalya' da resim öğrenimi görmüş olan dayısının katkısı oldu. İlk ve orta öğrenimini Kadıköy'deki Saint-Joseph'te ta-mamladı.Güzel Sanatlar Akademisinde İbrahim Çallı'nın atölyesine yazıldı, ama daha ilk yıllarda okulun eğitim sistemiyle bağdaşmamanın getirdiği bunalımlara sürüklendi. O zamana kadar İstanbul dışına pek çıkmamış olmakla birlikte, Anadolu imgesinin kafasında yarattığı duyguların etkisiyle Anadolu yaşamına ilgi duydu, özellikle Doğu kültürünü tanımak istiyordu. Bu amaçla sık sık Topkapı Sarayı'na giderek eskiz çalışmaları yaptı. Akademi'deki öğrencilik dönemini tamamlamadan Paris'e gittiyse de orada kendisini ilgilendiren İtalyan primitifleri dışmda etkileyici fazla bir şey bulamadığı için birkaç ay içinde İstanbul'a döndü.l925'te bir ara,ilkokullar gezici resim öğretmenliği göreviyle Konya'ya gitti. Daha sonra, öğrenimini tamamlamak üzere yeniden Akademi'ye döndü. Akademi'ye bir konferans vermek üzere gelmiş olan sanat tarihçisi Albert Gabriel'in yorumları, onun sanat anlayışında yeni ufuklar açtı. 1930'da Akademi'nin yüksek bölümünü bitirince, resim öğretmeni olarak Sivas'a atandı. Burada halk kültürüne gönül vermiş olan kişilerle yakın dostluk kurdu. Askerlik görevini Trakya'da yaptı. Bir ara İstanbul Telefon Şirketi'nde, Ordu Film Merkezi'nde, Ankara Bayındırlık Bakanlığı'nda memur olarak çalıştı. Fırsat buldukça Anadolu'yu gezerek, özellikle Orta Anadolu göçerlerinin, Avşarların ve Yörüklerin yaşamını yakından incelemeye çalıştı. Devlet Tiyatrolarında dekoratörlük yaptı. 1939'da yurt gezileri programı çerçevesinde Kayseri'ye gönderildi. Bu yörede yaptığı resimlerden biri olan Erciyes adlı tablosuyla, 1939'da açılan 1. Devlet Sergisi'nde ikincilik, 1957'deki 18. Sergi'de ikincilik, bir yıl sonraki sergideyse birincilik ödülünü kazandı. 1957'de, Ankara'da tüm çalışmalarını kapsayan bir sergisi açıldı. SANATI Turgut Zaim'in sanatı, kendi kuşağının ressamları arasında olduğu kadar, onu izlemiş olan kuşaklar içinde de yöresel ve ulusal Türk resminin tipik ve benzersiz bir örneği olarak yorumlanmıştır. Akademik sanat disiplinlerine ilgi göstermediği gibi kendi döneminin akımlarına da yakınlık duymayarak, kaynağını geleneksel Türk tasvir sanatlarında bulan, ancak bunu çağdaş bir anlayışla değerlendiren görüşü benimsemiştir. Onun sanatındaki yöresellik, bu bakımdan aynı anlayışın daha önce öncülüğünü yapmış olan Osman Hamdi Bey, Ruhi Arel, Hoca Ali Rıza gibi sanatçıların yöreselliğinden ayrılır. Turgut Zaim' de konusal ilişkileri aşan yöresellik, üslup ve teknik açısından da bu yöreselliği bütünleyen daha kapsamlı bir anlayışta biçimlenmiştir. İlk bakışta minyatürleri akla getiren bu anlayış, figürlerin ve nesnelerin ışık-gölge kavramına açık görünümleri, boşluk içinde yer alan sağlam konumlarıyla, geleneksel tasvir kalıplarının dar sınırını aşar, doğa ve çevre gözlemine öncelik veren tutumuyla gerçekçi bir tabana oturur. Bu gerçekçi anlayış, bir yandan da iyimserlik ve mutluluk mesajına ağırlık tanır. Onun, sağlıklı elleriyle hamur açan, karpuz kesen, yün eğiren, çocuğunu emziren, eşeğini yükleyen kadınları, mısır yiyen, kedi seven, zurna çalan çocukları, üzüm gözlü sıpaları, yumuşak tüylü Orta Anadolu keçileri, halı dokuyan genç kızları, pazar yerinde dolaşan delikanlıları, bağdaş kurmuş Yörük köylüleri, çadırları çevresinde dolaşan Avşarları, izleyiciyi bir mutluluk düşüncesine götürür. Onda tasa, sevinçle yer değiştirir; kaygı, yerini umut ve özleme bırakır. Turgut Zaim, bu yönüyle bir figür ressamıdır. Doğa ise, bu figürleri kucaklayan ve çevreleyen tamamlayıcı bir öğedir. Ondaki figür ressamlığı bir örneğini daha önce Osman Hamdi Bey' in gerçekleştirdiği kompozisyon türüne girebilecek amtsal niteliklerle ilgilidir. Ancak Turgut Zaim'in yöresel Anadolu tiplerini sergileyen figürleri, Osmanlı-Arap tiplerini konu alan Osman Hamdi Bey'in "oryantalist" kökenli eğiliminden oldukça uzaktır.
|