Hata
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
  • Modüller yüklenirken hata:MySQL server has gone away SQL=SELECT id, title, module, position, content, showtitle, control, params FROM jos_modules AS m LEFT JOIN jos_modules_menu AS mm ON mm.moduleid = m.id WHERE m.published = 1 AND m.access <= 0 AND m.client_id = 0 AND ( mm.menuid = 79 OR mm.menuid = 0 ) ORDER BY position, ordering
Türk Resim Tarihi PDF Yazdır e-Posta
Ressamlar - Türk Ressamları

Batı resminin akımları, teknikleri ve estetikleri çerçevesi içinde genişçe bir panoramasını çizdikten sonra Türk resim sanatının son yüz yıl içindeki geliş­mesine toplu bir bakış faydalı olacak. Çünkü resmi­miz, genel olarak, Batı sanatının kuvvetlice etkisi al­tında kalmış, bugün Resim ve Heykel Müzesinde gö­rülebilen koleksiyonlar Avrupa akımlarını izleyen ör­nekler topluluğu karakterine bürünmüştür. Bundan önceki incelemelerimiz ışığında resmimizi daha iyi anlamak, hele teknik özelliklerini kavramak daha ko­lay olacaktır.

On sekizinci yüzyıl, geleneksel minyatür sanatı­nın son ustaları olan Levni'yi, Abdullah Buhari'yi görmüştü. On beşinci yüzyıldan beri ilkin Bursa'da, sonra İstanbul'da gelişen Osmanlı Türk minyatürcü­lüğü İran minyatürcülüğüne paralel olarak doğmuş, yükselmiş, sönmüş bulunuyordu.

İran minyatürüne kıyasla Türk minyatürü ken­dine has özelliklere sahipti. Tabiatı daha yakından iz­liyor, dış dünyayı İranlılar kadar aşırı stilizasyonlar çemberine sokmuyor, realist bir görüşle insanları, in­san yüzünün çeşitli ifadelerini canlandırmaya çalışı­yordu. Türk çizgisi İran deseninden belki daha kaba­ca, daha az kıvrak idi. Renkler daha sert, ilk bakışta dikkati çeken kırmızılar, çiğ morlar, sarılar İranın tatlı, baygın renk âhenklerinden ayrılıyordu.

Levni ve Abdullah Buhari'den sonra minyatür sanatımız öldü, daha doğrusu uzunca bir süre halk resmi, halk sanatı, bir çeşit karikatür oldu. On sekizinci yüzyıl sonlarına doğru yapılan resimler, klasik minyatür sanatının artık dejenere olmuş, karikatürleştirilmiş şekilleri idi.

On sekizinci yüzyıl içinde Türkiye'ye gelen yaban­cı ressamlar on dokuzuncu yüzyıl başında doğacak olan Batı anlam ve tekniğindeki resmimize temel oldu­lar. Bu ressamların en önemlileri Antoine de Favray, Van Mour, Castellan, Moreau le Jeune, Melling, Hilaire, Manzoni idi. İsviçreli Liotard Türkiye'yi o kadar sevmişti, uzun süre İzmir'de yaşamış, Türk evlerinde misafir edilmiş, Avrupalı elbiselerini ata­rak cüppe giymiş, sarık sarmıştı.

Abdülmecit ve Abdülaziz devirleri Türkiye'nin yavaş yavaş batılılaşması devirleridir. Harp Okulu -Mektebi Harbiyei Şahane- ve Mühendis Okulu -Mühendishanei Berri'i Hümayun- gibi askerî mektepler­de Batı tekniği içinde resim derslerinin konması sa­natın özellikle subaylar arasında yayılmasını sağla­mıştı.

Abdülaziz'in resim sanatına yardımı büyük ol­du. Abdülaziz Fransa Versailles ve Fontaineblau sa­raylarında, Louvre müzesinde tarihî resimler, büyük kompozisyonlar görmüştü. Türkiye o devirde, böyle anıtsal eserleri meydana getirecek kudrette ressam­lardan yoksundu. Oysa Abdülaziz, Türk tarihinin büyük zaferlerini, belli başlı olaylarını büyük çapta tablolarda ebedîleştirmek istiyordu. Bu kaygı ile Türkiye'ye dönünce Fransa'dan, İtalya'dan, Polonya’dan tanınmış ressamlar çağırdı. Fransa gezisi sırasın­da satın aldığı tabloları da Türkiye'ye getirerek Dolmabahçe Sarayının salonlarına astırdı.

Batı tekniği ile çalışan ilk Türk ressamları Ab­dülmecit ve Abdülaziz devirlerinde yetiştiler. Bunla­rın eserleri Resim ve Heykel Müzemizin bir salonun­da görülür. Minyatür görüş ve tekniğinden sıyrılıp çok başka bir çalışma tarzını ele alan bu ilk Türk ressamları, figür, natürmort -cansız tabiat- kompozisyon gibi tarzlardan fazla manzara ressamlığı yo­lunu seçmişlerdi. Saraya bağlı köşk ve parklardan meydana getirdikleri yağlı boya tablolar içten gelen bir tabiat sevgisi, titiz bir çalışma tekniğini kıymet­lendirir. Ağaçlar, yapraklar, çimen ve havuzlar, köşk­ler, gök, bulutlar, manzaranın tabiat parçasının bü­tün elemanları ayrıntıları bir bir işleyen, objektif bir kopyacılıkla taklit eden bir fırçanın dikkatli çabası bu tablolarda belirir.

Ama bu titizlik, bu dikkat, bu kopyacılık, neden­se, bayağı değildir. Ressamların tabiata duydukları hayranlık, yeni benimsedikleri Batı tekniğine sev­giyle sarılışları, Türk sanatına yeni bir çığır açmak­ta oldukları kanısı onları bayağı kopyacılıktan kur­tarmıştı. Hüseyin Giritli, Ahmet Bedri,Kaptan im­zalı tablolara baktığımız zaman bu ressamların ta­biat karşısında içten, dürüst tutumları bizi etkiler. Yaşadıkları devre göre tekniklerine hakimdiler. "Valör" dediğimiz renk kıymetlerini pek güzel ayarlıyor­lardı. Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçtiği hal­de bu "Türk primitifleri"nin tabloları olanca tazelikleri ile bizi kendilerine çekerler.

Osman Hamdi, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyit, Hüseyin Zekâyi Paşa, Hoca Ali Rıza, Batı tek­niğinde Türk resminin ikinci kuşağıdırlar. Çok se­vimli bir insan olduğu için Şeker adıyla anılan Ah­met Ali Paşayı Abdülaziz Fransa'ya göndermişti. Gustave Courbet ve Fransız manzara ressamları Ah­met Ali'yi etkilediler. 1862 de Paris'e giden Ahmet Ali 1870 Fransız - Alman savaşı başlayınca yurda döndü.

Ahmet Ali'nin dönüşü Türkiye'de yeni bir resim çığırı açtı. Artık Türk minyatürünün olduğu kadar primitiflerinin de devri kapanmış, Avrupa anlamın­da bir "pentür" ün temeli atılmıştı.

Resmimizde Batı tekniğinin kurucularından söz ederken en önemli yeri, hiç şüphesiz, Osman Hamdi'ye vermek gerektir. Osman Hamdi ressam ve arkeologdu. Paris'te Leon Gerome'un atölyesinde uzun yıllar çalışmış, arkeoloji etütlerini de bu çalışmaya paralel olarak yürütmüştü. Salomon Reinach'la Suriye'de Sayda Krallar nekropolünde yaptığı kazılar­da bugün Arkeoloji Müzemizdeki İskender ve ağlayan kadınlar mezar sandukalarını, daha bir çok gre-ko-romen eserini meydana çıkarmıştı.

1880 yıllarında Osman Hamdi, o devrin tek ar­keoloji müzesi olan park içinde Çinili Köşk’teki eski eserleri, köşkün karşısında yaptırdığı büyük müze­ye naklettirdi. Böylece Türkiye'nin ilk arkeoloji mü­zesi açılmış oldu.

Kısa bir süre sonra "Sanayii Nefise Mektebi Âlisi"ni kuran Osman Hamdi, Batı tekniğindeki sanat öğretiminin temelini de atmış oldu. "Osmanlı Sanatı" adlı kitabında Adolphe Thalasso, Osman Hamdi'den şöyle söz ediyor:

"Hiçbir "oriantalist" ressam, Osman Hamdi Bey kadar, dekorun değişikliğine, gerçeğe uygunluğuna önem vermemiştir. Ressamın asıl özelliği budur. Tablo­larında en önemsiz ayrıntılar, belli başlı figürler ka­dar dikkatli bir titizlikle işlenmiştir. "Türk Doğu" su, Hamdi Beyin tablolarını saran, bu ressama has bir havadır."

Osman Hamdi, Şeker Ahmet Paşa, Hüseyin Ze­kâyi Paşa, Süleyman Seyyit, Hoca Ali Rıza gibi sa­natçılar Türk ressamlığının ilk klasik kuşağını kur­muş bulundular. On dokuzuncu yüzyıl Batı realizmi­nin iyi birer ustası olan bu ressamlar, portre tarzın­dan çok manzara, cansız tabiat ressamı olarak kıy­metlenirler. İçlerinde tek figür ve büyük kompozisyon ressamı Osman Hamdi'dir. "Silâh Taciri", "Dervişler", "Harem" gibi büyük çapta ve taze, şeffaf renklerle örülü kompozisyonlar yapmış olan Osman Hamdi, aynı zamanda çok usta bir portre ressamı idi. Hemen her tablosunda kendi yüzünü canlandır­mıştı.

Halil Paşa, Türk empresyonizmini hazırladı. Çen­gelköy sahillerinin durgun sularını, Boğaziçi sabah­larının nemli buğusunu, sakin kıyıların denize halka halka düşen akislerini resim etmişti.

1914 yılında Fransa'ya giden bir genç grup, ilk dünya savaşının patlak vermesiyle yurda döndükten sonra Galatasaray Lisesi resim hanelerinde açılma­ya başlayan sergiler sanat havamıza yepyeni biçim­ler, renkler getirdi. Realizm, realizmin koyu renk ve gölgeleri bir tarafa atılmış, Monet Empresyoniz­minin açık, parlak, akisli renk oyunlarının egemen­liği kurulmuştu. Yeni ressamlar İstanbul tabiatına pırıltılı bir pencere açmışlardı.

Nazmi Ziya, İstanbul'u, mavi, mor, turuncu renk­lerle cıvıldaşan yaz İstanbul'unu resmediyordu. Çal­lı İbrahim hem manzara, hem figür, hem kompozis­yon ressamı idi. Feyhaman Duran, sanatını portreye vermişti. Hikmet Onat, Halil Paşa yolunda, ama da­ha cesaretli bir teknikle, Boğaziçi'nin durgun suları­nı, kayıkları, mavunaları, yelkenlileri ele alıyordu. Namık İsmail, Fransızların "maniere" dedikleri bi­raz yapmacıklı üslûbu ile İstanbul sosyetesinin güzel kadınlarını resimliyor, Münih'teki hocası Lovis Corinth'i hatırlatan fırça vuruşlarıyla büyük kompozis­yonlar kurma cesaretini gösteriyordu. Resim ve Hey­kel Müzesindeki "Harman" ı bu tarzının en güzel örneklerinden biridir.

Galatasaray sergilerinde tabloları görülen öte­ki ressamlar özellikle harp kompozisyonları yapan Sami Yetik, cami enteryörlerinden başka hiç bir ko­nuyu işlemeyen Şevket Dağ, manzara ressamı Meh­met Ali Laga, Hikmet Onat'ın yolunda giden Vecih Bereketoğlu idiler.

Sözünü ettiğimiz grubun en değerli kişilerinden biri Hüseyin Avni Lifij idi. Yalnız, sessiz, şair ve entelektüel bu ressam, en önemsiz taslaklarında bile karakterinin asaletini, hülyalı mizacını açığa vu­ruyordu. Hüseyin Avni Lifij'in romantik, duygulu görüşü ince tonlu tablolarında, öteki arkadaşlarının eserlerinden ayrılıyor, hemen fark ediliyordu.

Galatasaray sergilerinin, Türk resim sanatı üs­tüne kurduğu egemenlik 1918 den 1928 e kadar sür­dü. 1914 kuşağı ustaları, bu süre içinde en güzel eserlerini vermişlerdi. 1928 de Münih ve Paris atöl­yelerinde çalışmış olan bir genç kuşak yurda dönmüş ve "Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği"ni kurmuştu. Bu Birlik, Türkiye'ye yeni sanatı getiren ilk topluluk olarak sanat tarihimize geçmiş bulun­maktadır.

Beyoğlu'nda boş bir birahane salonunda ilk ser­gilerini açan Müstakiller, hemen, Galatasaray sergi­lerinin antitezi olarak kendilerini gösterdiler. Em­presyonist paleti bırakmış, desen, çizgi kuvvetine, kompozisyon sağlamlığına önem vermişlerdi. Hele Münih'te, Hans Hoffman'ın atölyesinde uzun süre çalışmış olan Zeki Kocamemi ve Ali Avni Çelebi, Kü­bizmden devralınmış bir teknikle desen yapısı bakı­mından çok sağlam, yeni gelenlere önderlik edecek kadar olgun, arkitektüre resimler yapıyorlardı.

1929 dan sonra açılmaya başlayan Müstakiller, sergilerinde Refik Epikman, Cevdet Dereli, Mahmut Cuda, Şeref Akdik, heykeltıraş Hadi Bara'nın eserle­ri dikkati çekiyordu. Değişik mizaçlarda olan bu ressamlar grubu belli bir görüş, bir eğilim etra­fında toplanmadıkları halde, Galatasaray Empresyonizminden çok başka nitelikte bir hava getiriyorlardı.

 

Hocaların 1914 den sonra attıkları tohumlar, ye­mişlerini vermeye başlamıştı. Namık İsmail'in yönet­tiği Güzel Sanatlar Akademisi, az sonra, Burhan Toprak'ın müdürlüğünde, yabancı profesörler elinde, bü­yük bir eğitim devrimine sahne olacaktı. Sanat eği­timinde olduğu kadar sergilerde daha cesaretli ve da­ha has bir hava esmeye başlamıştı.

Sergi yerinden ve galeriden yoksun o zamanın İstanbul'unda Müstakil ressam ve Heykeltıraşlar kah­velerde, tiyatro hollerinde, Halkevleri koridorlarında sergiler açıyorlardı. 1929 da Ankara Arkeoloji Mü­zesine kadar götürülen bir sergi, Millî Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü Taray tarafından açılmıştı.

Bütün bu çabalar, az zaman içinde, o günlere ka­dar yılda bir tek sergi, Galatasaray sergisini görmüş olan halkta yeni sanat akımlarına karşı, çok kere çe­kimser bir ilgi uyandırıyordu. 1918 den sonra hoca­ların getirdikleri Empresyonizmin karşılaştığı tep­kiler, bu kez, Müstakillerin sanatına çarpıyor, ama yine de tek yönlü resim sanatımıza yeni elemanlar katmaktan geri kalmıyordu.

1933 yılı sanat tarihimiz için bir dönüm noktası oldu. Altı yıl önce Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği'nin kuruluşu ile açılan modern devre, Avrupa'dan dönen altı genç ressamın "D Grubu" adıyla toplanarak sergiler açmaya başlaması Müstakillerin belirsiz bir estetikle kurdukları ekole kesinlik ver­di.

Belirsiz diyoruz, çünkü, Müstakiller, her ne ka­dar önceki hocalar kuşağına tepki olarak çağın estetiğine daha uygun eserler vermiş oldularsa, eğilim­leri kesin olarak belirtilmiş değildi. İçlerinde gerçe­ğe çok bağlı, akademik yetişmenin izlerini taşıyan sa­natçılar vardı. Kimi Empresyonizmi, belki biraz da­ha cesaretle, ama yine de onun kurallarına bağlı ola­rak, yürütmeye devam ediyordu. Müstakillerin hare­keti kuvvetli, güçlü, sağlam bir başlangıçtı.

Oysa, "D Grubu", tam bir cesaretle, Kübizmden bu yana Batıda yayılan tekniklere, görüşlere bağlılı­ğını kesin olarak yayıyordu. Başlıca tasa, soyuta yaklaşan bir Kübizm idi. Bu ana eğilime konstrüktif -inşacı bir eğilim, Ekspresyonizm ve biraz da -Abidin Dino'da- Sürrealizm katılıyordu.

"D Grubu"nun resim sanatımıza getirdiğini Em­presyonizm yumuşaklığına sertçe bir tepki olarak vasıflandırabiliriz. Bu tepki ile 1914 kuşağının esteti­ği sona eriyor, yerine daha desenci, daha kitleci bir tasa yayılmaya başlıyordu.

"D Grubu"nu kuranlar, Nurullah Berk, Cemal Tollu, Abidin Dino, Elif Naci, Zeki Faik İzer ve Zühtü Müridoğlu idi. İlk sergi bir desen ve sulu boya ser­gisi idi ve İstiklâl Caddesinde, Narmanlı Yurdu'nun altındaki dükkânlardan birinde açılmıştı.

1918 den beri her yıl Galatasaray Lisesinin resim hanesinde açılan sergilerle müstakillerin sergile­rine alışmış olan halk, "D Grubu"nun getirdiği ye­nilikleri birdenbire yadırgadı. İbrahim Çallı ve arka­daşlarının artık munis gelen tatlı, yumuşak tekniği yerine, inşacı, plâstik bütünlüğü arayan sert resim­ler gözü tırmalıyordu. Aydınlar, Üniversite gençliği, "D Grubu"nu tutuyor, ama halk yeni akımı yadırgı­yordu.

"D Grubu"nun artık yılda iki, hattâ üç defa aç­tığı sergiler, basında büyük yankılar uyandırıyordu. Grup, 1947 de açtığı on beşinci sergisi için bir broşür yayımlamıştı. Broşür, Sabahattin Eyüboğlu, Suut Kemal Yetkin, Burhan Toprak, Mustafa Şekip Tunç, Peyami Safa gibi ünlü yazar ve düşünürlerin Grup hakkındaki yargılarını yayımlamıştı. Önsözü yazan Fikret Adil şöyle diyordu:

"D Grubu"ndan bahsetmek, bizde, aynı zaman­da, yakın Türk resim tarihinden bahsetmek demek­tir. 1908 inkılâbının Avrupa'ya göndermiş olduğu re­sim talebeleri 1914 harbi yüzünden memlekete dön­dükleri zaman, kötü bir akademizmden kurtulmuş, fa­kat hakikî resmin ancak göreneğini getirmiş bulu­nuyorlardı. Halbuki o zamanlar Paris'te impressionisme artık klâsik bir mahiyet almıştı, "Yaşayan Sanat" ın mübeşşirleri sanat telâkkilerini yaymışlar, kökleştirmişlerdi. Bu cereyanları tanımak, tadabil­mek, Cumhuriyet nesline nasip oldu. Onlar, Avrupa'­da tahsillerini bitirip avdet edince daha evvel kendi­lerine hocalık etmiş olan neslin yapamadığı işe, mem­lekete hakikî resim telâkkisi getirmeğe, teşebbüs et­tiler ve " D Grubu"nu teşkil ettiler. Müstakillerin bu vadideki faaliyeti uzun sürmemişti. Gürültülü birkaç sergiden sonra, aralarında telâkki ve sanat ihtilâlle­ri baş göstermişti.

O tarihe gelene kadar, Türk resim âlemi bir te­kevvün hercümerci geçiriyordu. 1908 Jöntürk inkılâbının "Osmanlı Ressamlar Cemiyeti"nden "Türk Ressamlar Cemiyeti" haline intikal eden ressamla­rın sultası karşısında mevki alan Müstakillerden al­tı sanatkâr, bir nevi tasfiye neticesi, yeni bir cemi­yet kuruyor ve bu dördüncü teşekküle bayrak olarak milletlerarası alfabenin dördüncü harfi "D" yi alı­yorlardı. Sadece bu, bütün bir programdı: Milletlerarası olmak. Fakat milletlerarası olmak için evvelâ millî olmak gerekti. Yani, resimde bir şahsiyet sahi­bi olmak, bu şahsiyeti hem kendi milletimize mal et­mek, hem de diğer milletlere yadırgatmamak."

"D Grubu"nun Türkiye'de uzun yıllar kendini göstermiş olan etki kudretini, meydana getirdiği, bol bol sergilediği eserlere kadar, üyelerinin dinamizminde ve entelektüel kabiliyetinde aramak gerektir. Grupçular sergi açmakla yetinmiyorlardı. Hemen hepsinin eli kalem tuttuğu için getirdikleri yeni görüş­leri yayın yolu ile halka tanıtıyor, konferanslar ve­riyorlardı. İnandırıcı güçleri o kadar sağlamdı ki, beş altı yıl içinde yeni akımlar özellikle aydın çevreler­de tutmuş, itibar görmeye başlamıştı.

Birkaç yıl içinde değerli ressamlar yeni gruba katıldılar: Bedri Rahmi, Eren Eyüboğlu, Sabri Berkel, Salih Urallı, Arif Kaptan, Halil Dikmen, Hakkı Anlı, Eşref Üren, daha başkaları.

Gerek Müstakillerin, gerekse "D Grubu"nun ça­lışmaları sırasında çok ayrı bir tutumu ile kendini empoze eden bir ressam Turgut Zaim idi. Bu tutumu ile Türkiye'de "yerli resim" akımının önderi sayabi­leceğimiz Turgut Zaim, Avrupa etkilerinden tamamıyla sıyrılmış, doğrudan doğruya halk sanatı ile ilgili, biraz eski minyatürlerden nem kapmış bir Anadolu resmi yapıyor ve geçen yıllara rağmen bu estetetiğinden şaşmıyordu.

İlkin, Raul Dufy'ninkine yakın bir teknikle ça­lışan Bedri Rahmi, sonraları daha süslemeci, beze­meci bir üslûpla bir Türk resmi yapmaya çalışacak ve karısı Eren de bu çabasında ona katılacaktı.

Hiçbir gruba katılmayanlar arasında Ercüment Kalmık, çok usta tekniğinin verdiği imkânlara uya­rak, Türk resmine değişik, ama çekici eserler kazan­dıracaktı.

Burhan Toprak'ın Güzel Sanatlar Akademisi'ne müdür olması bu tek sanat okulumuza, 1937 de, önemli değişmeler getirdi. Resim bölümü başkanlığına Fransız ressamı Leopold- Levy, heykel bölümüne Al­man sanatçısı Rudolf Belling, süslemeye de Louis Sue getirildi. Aydın bir sanatçı olan Leopold-Levy, yanı­na Cemal Tollu, Bedri Rahmi, Sabri Berkel, Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Nurullah Berk gibi yardımcılar almakta gecikmedi.

Güzel Sanatlar Akademisi eğitiminde böylece yapılan devrim birkaç yıl içinde yeni bir kuşağın ken­dini empoze etmesiyle sonuçlandı. 1946 da kurulan "Yeniler Grubu", "D Grubu"na tepki olmak isteyen düşünüşlerle açtığı sergilerde, kısaca bir süre, yeni bir eğilimi açıkladı. Gerçekçi, toplumcu olan bu eğilim, sosyal meseleleri, halkın acı ve isteklerini ele alıyordu. O güne kadar hiç, yada pek az dokunulmuş sosyal konular Yeniler fırçasında temsilcilerini bulmuşlardı.

Ama bu eğilim uzun sürmedi. Edebî temalardan sıyrılmış plâstik güzellik kaygısı genç ressamlarda be­lirmeye başladı. Yenilerin açtıkları sergilerde Nuri İyem'in, Avni Arbaş'ın, Selim Turan'ın, Ferruh Başağa'nın resimleri dikkati çekiyordu. Abidin Dino da, bir süre, Yenilerin sergilerine katılmış, bir bakıma da onları etkilendirmişti.

Avni Arbaş, Selim" Turan gibi değerli elemanla­rın Paris'e gidip yerleşmeleri, az sonra Nejad'ın on­lara katılması, yeni kuşağın kuvvetli bir aksiyona girişmesini kösteklemişti.

Buna karşılık, hele son yıllar içinde, artan ser­giler, zenginleşen yayınlarla Türk sanat dünyasında göze görünür bir canlılık belirdi. Soyut sanat akımlarının her halde kolaylaştırdığı ressamlık, Türkiye'­de, büyük bir gelişmeye ulaşmış bulundu.

Venedik, Sao-Paulo, Paris Biennale sergilerine Türkiye'nin devamlı şekilde katılması plâstik sanat­larımızın geniş ölçüde tanınmasını sağladı. Yabancı yayınlar, dergiler, ansiklopediler Türk resim ve hey­kel sanatlarına geniş yer vermeye başladılar.

Bugünün kaynaşmasının, bir "oluş" u müjdeleyen biraz da anarşik, kıymet ölçülerini dağıtan kay­naşmasının yakın bir gelecekte durulacağı, daha sağlam ve ölçülü bir yönelişe gideceği beklenebilir. Dünyanın her memleketinde olduğu gibi, bugün Tür­kiye'de de göze çarpan bu oluş, yarının sağlam değerlerine temel olacaktır.

 
 
 
   
 
     
 
   
Design by go-vista.de and augs-burg.de

 
site ekle