|
Batı resminin akımları, teknikleri ve estetikleri çerçevesi içinde genişçe bir panoramasını çizdikten sonra Türk resim sanatının son yüz yıl içindeki gelişmesine toplu bir bakış faydalı olacak. Çünkü resmimiz, genel olarak, Batı sanatının kuvvetlice etkisi altında kalmış, bugün Resim ve Heykel Müzesinde görülebilen koleksiyonlar Avrupa akımlarını izleyen örnekler topluluğu karakterine bürünmüştür. Bundan önceki incelemelerimiz ışığında resmimizi daha iyi anlamak, hele teknik özelliklerini kavramak daha kolay olacaktır.
On sekizinci yüzyıl, geleneksel minyatür sanatının son ustaları olan Levni'yi, Abdullah Buhari'yi görmüştü. On beşinci yüzyıldan beri ilkin Bursa'da, sonra İstanbul'da gelişen Osmanlı Türk minyatürcülüğü İran minyatürcülüğüne paralel olarak doğmuş, yükselmiş, sönmüş bulunuyordu.
İran minyatürüne kıyasla Türk minyatürü kendine has özelliklere sahipti. Tabiatı daha yakından izliyor, dış dünyayı İranlılar kadar aşırı stilizasyonlar çemberine sokmuyor, realist bir görüşle insanları, insan yüzünün çeşitli ifadelerini canlandırmaya çalışıyordu. Türk çizgisi İran deseninden belki daha kabaca, daha az kıvrak idi. Renkler daha sert, ilk bakışta dikkati çeken kırmızılar, çiğ morlar, sarılar İranın tatlı, baygın renk âhenklerinden ayrılıyordu.
Levni ve Abdullah Buhari'den sonra minyatür sanatımız öldü, daha doğrusu uzunca bir süre halk resmi, halk sanatı, bir çeşit karikatür oldu. On sekizinci yüzyıl sonlarına doğru yapılan resimler, klasik minyatür sanatının artık dejenere olmuş, karikatürleştirilmiş şekilleri idi. On sekizinci yüzyıl içinde Türkiye'ye gelen yabancı ressamlar on dokuzuncu yüzyıl başında doğacak olan Batı anlam ve tekniğindeki resmimize temel oldular. Bu ressamların en önemlileri Antoine de Favray, Van Mour, Castellan, Moreau le Jeune, Melling, Hilaire, Manzoni idi. İsviçreli Liotard Türkiye'yi o kadar sevmişti, uzun süre İzmir'de yaşamış, Türk evlerinde misafir edilmiş, Avrupalı elbiselerini atarak cüppe giymiş, sarık sarmıştı.
Abdülmecit ve Abdülaziz devirleri Türkiye'nin yavaş yavaş batılılaşması devirleridir. Harp Okulu -Mektebi Harbiyei Şahane- ve Mühendis Okulu -Mühendishanei Berri'i Hümayun- gibi askerî mekteplerde Batı tekniği içinde resim derslerinin konması sanatın özellikle subaylar arasında yayılmasını sağlamıştı.
Abdülaziz'in resim sanatına yardımı büyük oldu. Abdülaziz Fransa Versailles ve Fontaineblau saraylarında, Louvre müzesinde tarihî resimler, büyük kompozisyonlar görmüştü. Türkiye o devirde, böyle anıtsal eserleri meydana getirecek kudrette ressamlardan yoksundu. Oysa Abdülaziz, Türk tarihinin büyük zaferlerini, belli başlı olaylarını büyük çapta tablolarda ebedîleştirmek istiyordu. Bu kaygı ile Türkiye'ye dönünce Fransa'dan, İtalya'dan, Polonya’dan tanınmış ressamlar çağırdı. Fransa gezisi sırasında satın aldığı tabloları da Türkiye'ye getirerek Dolmabahçe Sarayının salonlarına astırdı.
Batı tekniği ile çalışan ilk Türk ressamları Abdülmecit ve Abdülaziz devirlerinde yetiştiler. Bunların eserleri Resim ve Heykel Müzemizin bir salonunda görülür. Minyatür görüş ve tekniğinden sıyrılıp çok başka bir çalışma tarzını ele alan bu ilk Türk ressamları, figür, natürmort -cansız tabiat- kompozisyon gibi tarzlardan fazla manzara ressamlığı yolunu seçmişlerdi. Saraya bağlı köşk ve parklardan meydana getirdikleri yağlı boya tablolar içten gelen bir tabiat sevgisi, titiz bir çalışma tekniğini kıymetlendirir. Ağaçlar, yapraklar, çimen ve havuzlar, köşkler, gök, bulutlar, manzaranın tabiat parçasının bütün elemanları ayrıntıları bir bir işleyen, objektif bir kopyacılıkla taklit eden bir fırçanın dikkatli çabası bu tablolarda belirir.
Ama bu titizlik, bu dikkat, bu kopyacılık, nedense, bayağı değildir. Ressamların tabiata duydukları hayranlık, yeni benimsedikleri Batı tekniğine sevgiyle sarılışları, Türk sanatına yeni bir çığır açmakta oldukları kanısı onları bayağı kopyacılıktan kurtarmıştı. Hüseyin Giritli, Ahmet Bedri,Kaptan imzalı tablolara baktığımız zaman bu ressamların tabiat karşısında içten, dürüst tutumları bizi etkiler. Yaşadıkları devre göre tekniklerine hakimdiler. "Valör" dediğimiz renk kıymetlerini pek güzel ayarlıyorlardı. Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçtiği halde bu "Türk primitifleri"nin tabloları olanca tazelikleri ile bizi kendilerine çekerler.
Osman Hamdi, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyit, Hüseyin Zekâyi Paşa, Hoca Ali Rıza, Batı tekniğinde Türk resminin ikinci kuşağıdırlar. Çok sevimli bir insan olduğu için Şeker adıyla anılan Ahmet Ali Paşayı Abdülaziz Fransa'ya göndermişti. Gustave Courbet ve Fransız manzara ressamları Ahmet Ali'yi etkilediler. 1862 de Paris'e giden Ahmet Ali 1870 Fransız - Alman savaşı başlayınca yurda döndü. Ahmet Ali'nin dönüşü Türkiye'de yeni bir resim çığırı açtı. Artık Türk minyatürünün olduğu kadar primitiflerinin de devri kapanmış, Avrupa anlamında bir "pentür" ün temeli atılmıştı.
Resmimizde Batı tekniğinin kurucularından söz ederken en önemli yeri, hiç şüphesiz, Osman Hamdi'ye vermek gerektir. Osman Hamdi ressam ve arkeologdu. Paris'te Leon Gerome'un atölyesinde uzun yıllar çalışmış, arkeoloji etütlerini de bu çalışmaya paralel olarak yürütmüştü. Salomon Reinach'la Suriye'de Sayda Krallar nekropolünde yaptığı kazılarda bugün Arkeoloji Müzemizdeki İskender ve ağlayan kadınlar mezar sandukalarını, daha bir çok gre-ko-romen eserini meydana çıkarmıştı.
1880 yıllarında Osman Hamdi, o devrin tek arkeoloji müzesi olan park içinde Çinili Köşk’teki eski eserleri, köşkün karşısında yaptırdığı büyük müzeye naklettirdi. Böylece Türkiye'nin ilk arkeoloji müzesi açılmış oldu.
Kısa bir süre sonra "Sanayii Nefise Mektebi Âlisi"ni kuran Osman Hamdi, Batı tekniğindeki sanat öğretiminin temelini de atmış oldu. "Osmanlı Sanatı" adlı kitabında Adolphe Thalasso, Osman Hamdi'den şöyle söz ediyor:
"Hiçbir "oriantalist" ressam, Osman Hamdi Bey kadar, dekorun değişikliğine, gerçeğe uygunluğuna önem vermemiştir. Ressamın asıl özelliği budur. Tablolarında en önemsiz ayrıntılar, belli başlı figürler kadar dikkatli bir titizlikle işlenmiştir. "Türk Doğu" su, Hamdi Beyin tablolarını saran, bu ressama has bir havadır."
Osman Hamdi, Şeker Ahmet Paşa, Hüseyin Zekâyi Paşa, Süleyman Seyyit, Hoca Ali Rıza gibi sanatçılar Türk ressamlığının ilk klasik kuşağını kurmuş bulundular. On dokuzuncu yüzyıl Batı realizminin iyi birer ustası olan bu ressamlar, portre tarzından çok manzara, cansız tabiat ressamı olarak kıymetlenirler. İçlerinde tek figür ve büyük kompozisyon ressamı Osman Hamdi'dir. "Silâh Taciri", "Dervişler", "Harem" gibi büyük çapta ve taze, şeffaf renklerle örülü kompozisyonlar yapmış olan Osman Hamdi, aynı zamanda çok usta bir portre ressamı idi. Hemen her tablosunda kendi yüzünü canlandırmıştı.
Halil Paşa, Türk empresyonizmini hazırladı. Çengelköy sahillerinin durgun sularını, Boğaziçi sabahlarının nemli buğusunu, sakin kıyıların denize halka halka düşen akislerini resim etmişti.
1914 yılında Fransa'ya giden bir genç grup, ilk dünya savaşının patlak vermesiyle yurda döndükten sonra Galatasaray Lisesi resim hanelerinde açılmaya başlayan sergiler sanat havamıza yepyeni biçimler, renkler getirdi. Realizm, realizmin koyu renk ve gölgeleri bir tarafa atılmış, Monet Empresyonizminin açık, parlak, akisli renk oyunlarının egemenliği kurulmuştu. Yeni ressamlar İstanbul tabiatına pırıltılı bir pencere açmışlardı.
Nazmi Ziya, İstanbul'u, mavi, mor, turuncu renklerle cıvıldaşan yaz İstanbul'unu resmediyordu. Çallı İbrahim hem manzara, hem figür, hem kompozisyon ressamı idi. Feyhaman Duran, sanatını portreye vermişti. Hikmet Onat, Halil Paşa yolunda, ama daha cesaretli bir teknikle, Boğaziçi'nin durgun sularını, kayıkları, mavunaları, yelkenlileri ele alıyordu. Namık İsmail, Fransızların "maniere" dedikleri biraz yapmacıklı üslûbu ile İstanbul sosyetesinin güzel kadınlarını resimliyor, Münih'teki hocası Lovis Corinth'i hatırlatan fırça vuruşlarıyla büyük kompozisyonlar kurma cesaretini gösteriyordu. Resim ve Heykel Müzesindeki "Harman" ı bu tarzının en güzel örneklerinden biridir. Galatasaray sergilerinde tabloları görülen öteki ressamlar özellikle harp kompozisyonları yapan Sami Yetik, cami enteryörlerinden başka hiç bir konuyu işlemeyen Şevket Dağ, manzara ressamı Mehmet Ali Laga, Hikmet Onat'ın yolunda giden Vecih Bereketoğlu idiler. Sözünü ettiğimiz grubun en değerli kişilerinden biri Hüseyin Avni Lifij idi. Yalnız, sessiz, şair ve entelektüel bu ressam, en önemsiz taslaklarında bile karakterinin asaletini, hülyalı mizacını açığa vuruyordu. Hüseyin Avni Lifij'in romantik, duygulu görüşü ince tonlu tablolarında, öteki arkadaşlarının eserlerinden ayrılıyor, hemen fark ediliyordu.
Galatasaray sergilerinin, Türk resim sanatı üstüne kurduğu egemenlik 1918 den 1928 e kadar sürdü. 1914 kuşağı ustaları, bu süre içinde en güzel eserlerini vermişlerdi. 1928 de Münih ve Paris atölyelerinde çalışmış olan bir genç kuşak yurda dönmüş ve "Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği"ni kurmuştu. Bu Birlik, Türkiye'ye yeni sanatı getiren ilk topluluk olarak sanat tarihimize geçmiş bulunmaktadır. Beyoğlu'nda boş bir birahane salonunda ilk sergilerini açan Müstakiller, hemen, Galatasaray sergilerinin antitezi olarak kendilerini gösterdiler. Empresyonist paleti bırakmış, desen, çizgi kuvvetine, kompozisyon sağlamlığına önem vermişlerdi. Hele Münih'te, Hans Hoffman'ın atölyesinde uzun süre çalışmış olan Zeki Kocamemi ve Ali Avni Çelebi, Kübizmden devralınmış bir teknikle desen yapısı bakımından çok sağlam, yeni gelenlere önderlik edecek kadar olgun, arkitektüre resimler yapıyorlardı. 1929 dan sonra açılmaya başlayan Müstakiller, sergilerinde Refik Epikman, Cevdet Dereli, Mahmut Cuda, Şeref Akdik, heykeltıraş Hadi Bara'nın eserleri dikkati çekiyordu. Değişik mizaçlarda olan bu ressamlar grubu belli bir görüş, bir eğilim etrafında toplanmadıkları halde, Galatasaray Empresyonizminden çok başka nitelikte bir hava getiriyorlardı. Hocaların 1914 den sonra attıkları tohumlar, yemişlerini vermeye başlamıştı. Namık İsmail'in yönettiği Güzel Sanatlar Akademisi, az sonra, Burhan Toprak'ın müdürlüğünde, yabancı profesörler elinde, büyük bir eğitim devrimine sahne olacaktı. Sanat eğitiminde olduğu kadar sergilerde daha cesaretli ve daha has bir hava esmeye başlamıştı.
Sergi yerinden ve galeriden yoksun o zamanın İstanbul'unda Müstakil ressam ve Heykeltıraşlar kahvelerde, tiyatro hollerinde, Halkevleri koridorlarında sergiler açıyorlardı. 1929 da Ankara Arkeoloji Müzesine kadar götürülen bir sergi, Millî Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü Taray tarafından açılmıştı.
Bütün bu çabalar, az zaman içinde, o günlere kadar yılda bir tek sergi, Galatasaray sergisini görmüş olan halkta yeni sanat akımlarına karşı, çok kere çekimser bir ilgi uyandırıyordu. 1918 den sonra hocaların getirdikleri Empresyonizmin karşılaştığı tepkiler, bu kez, Müstakillerin sanatına çarpıyor, ama yine de tek yönlü resim sanatımıza yeni elemanlar katmaktan geri kalmıyordu. 1933 yılı sanat tarihimiz için bir dönüm noktası oldu. Altı yıl önce Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği'nin kuruluşu ile açılan modern devre, Avrupa'dan dönen altı genç ressamın "D Grubu" adıyla toplanarak sergiler açmaya başlaması Müstakillerin belirsiz bir estetikle kurdukları ekole kesinlik verdi.
Belirsiz diyoruz, çünkü, Müstakiller, her ne kadar önceki hocalar kuşağına tepki olarak çağın estetiğine daha uygun eserler vermiş oldularsa, eğilimleri kesin olarak belirtilmiş değildi. İçlerinde gerçeğe çok bağlı, akademik yetişmenin izlerini taşıyan sanatçılar vardı. Kimi Empresyonizmi, belki biraz daha cesaretle, ama yine de onun kurallarına bağlı olarak, yürütmeye devam ediyordu. Müstakillerin hareketi kuvvetli, güçlü, sağlam bir başlangıçtı.
Oysa, "D Grubu", tam bir cesaretle, Kübizmden bu yana Batıda yayılan tekniklere, görüşlere bağlılığını kesin olarak yayıyordu. Başlıca tasa, soyuta yaklaşan bir Kübizm idi. Bu ana eğilime konstrüktif -inşacı bir eğilim, Ekspresyonizm ve biraz da -Abidin Dino'da- Sürrealizm katılıyordu.
"D Grubu"nun resim sanatımıza getirdiğini Empresyonizm yumuşaklığına sertçe bir tepki olarak vasıflandırabiliriz. Bu tepki ile 1914 kuşağının estetiği sona eriyor, yerine daha desenci, daha kitleci bir tasa yayılmaya başlıyordu. "D Grubu"nu kuranlar, Nurullah Berk, Cemal Tollu, Abidin Dino, Elif Naci, Zeki Faik İzer ve Zühtü Müridoğlu idi. İlk sergi bir desen ve sulu boya sergisi idi ve İstiklâl Caddesinde, Narmanlı Yurdu'nun altındaki dükkânlardan birinde açılmıştı.
1918 den beri her yıl Galatasaray Lisesinin resim hanesinde açılan sergilerle müstakillerin sergilerine alışmış olan halk, "D Grubu"nun getirdiği yenilikleri birdenbire yadırgadı. İbrahim Çallı ve arkadaşlarının artık munis gelen tatlı, yumuşak tekniği yerine, inşacı, plâstik bütünlüğü arayan sert resimler gözü tırmalıyordu. Aydınlar, Üniversite gençliği, "D Grubu"nu tutuyor, ama halk yeni akımı yadırgıyordu. "D Grubu"nun artık yılda iki, hattâ üç defa açtığı sergiler, basında büyük yankılar uyandırıyordu. Grup, 1947 de açtığı on beşinci sergisi için bir broşür yayımlamıştı. Broşür, Sabahattin Eyüboğlu, Suut Kemal Yetkin, Burhan Toprak, Mustafa Şekip Tunç, Peyami Safa gibi ünlü yazar ve düşünürlerin Grup hakkındaki yargılarını yayımlamıştı. Önsözü yazan Fikret Adil şöyle diyordu:
"D Grubu"ndan bahsetmek, bizde, aynı zamanda, yakın Türk resim tarihinden bahsetmek demektir. 1908 inkılâbının Avrupa'ya göndermiş olduğu resim talebeleri 1914 harbi yüzünden memlekete döndükleri zaman, kötü bir akademizmden kurtulmuş, fakat hakikî resmin ancak göreneğini getirmiş bulunuyorlardı. Halbuki o zamanlar Paris'te impressionisme artık klâsik bir mahiyet almıştı, "Yaşayan Sanat" ın mübeşşirleri sanat telâkkilerini yaymışlar, kökleştirmişlerdi. Bu cereyanları tanımak, tadabilmek, Cumhuriyet nesline nasip oldu. Onlar, Avrupa'da tahsillerini bitirip avdet edince daha evvel kendilerine hocalık etmiş olan neslin yapamadığı işe, memlekete hakikî resim telâkkisi getirmeğe, teşebbüs ettiler ve " D Grubu"nu teşkil ettiler. Müstakillerin bu vadideki faaliyeti uzun sürmemişti. Gürültülü birkaç sergiden sonra, aralarında telâkki ve sanat ihtilâlleri baş göstermişti.
O tarihe gelene kadar, Türk resim âlemi bir tekevvün hercümerci geçiriyordu. 1908 Jöntürk inkılâbının "Osmanlı Ressamlar Cemiyeti"nden "Türk Ressamlar Cemiyeti" haline intikal eden ressamların sultası karşısında mevki alan Müstakillerden altı sanatkâr, bir nevi tasfiye neticesi, yeni bir cemiyet kuruyor ve bu dördüncü teşekküle bayrak olarak milletlerarası alfabenin dördüncü harfi "D" yi alıyorlardı. Sadece bu, bütün bir programdı: Milletlerarası olmak. Fakat milletlerarası olmak için evvelâ millî olmak gerekti. Yani, resimde bir şahsiyet sahibi olmak, bu şahsiyeti hem kendi milletimize mal etmek, hem de diğer milletlere yadırgatmamak."
"D Grubu"nun Türkiye'de uzun yıllar kendini göstermiş olan etki kudretini, meydana getirdiği, bol bol sergilediği eserlere kadar, üyelerinin dinamizminde ve entelektüel kabiliyetinde aramak gerektir. Grupçular sergi açmakla yetinmiyorlardı. Hemen hepsinin eli kalem tuttuğu için getirdikleri yeni görüşleri yayın yolu ile halka tanıtıyor, konferanslar veriyorlardı. İnandırıcı güçleri o kadar sağlamdı ki, beş altı yıl içinde yeni akımlar özellikle aydın çevrelerde tutmuş, itibar görmeye başlamıştı.
Birkaç yıl içinde değerli ressamlar yeni gruba katıldılar: Bedri Rahmi, Eren Eyüboğlu, Sabri Berkel, Salih Urallı, Arif Kaptan, Halil Dikmen, Hakkı Anlı, Eşref Üren, daha başkaları.
Gerek Müstakillerin, gerekse "D Grubu"nun çalışmaları sırasında çok ayrı bir tutumu ile kendini empoze eden bir ressam Turgut Zaim idi. Bu tutumu ile Türkiye'de "yerli resim" akımının önderi sayabileceğimiz Turgut Zaim, Avrupa etkilerinden tamamıyla sıyrılmış, doğrudan doğruya halk sanatı ile ilgili, biraz eski minyatürlerden nem kapmış bir Anadolu resmi yapıyor ve geçen yıllara rağmen bu estetetiğinden şaşmıyordu. İlkin, Raul Dufy'ninkine yakın bir teknikle çalışan Bedri Rahmi, sonraları daha süslemeci, bezemeci bir üslûpla bir Türk resmi yapmaya çalışacak ve karısı Eren de bu çabasında ona katılacaktı. Hiçbir gruba katılmayanlar arasında Ercüment Kalmık, çok usta tekniğinin verdiği imkânlara uyarak, Türk resmine değişik, ama çekici eserler kazandıracaktı.
Burhan Toprak'ın Güzel Sanatlar Akademisi'ne müdür olması bu tek sanat okulumuza, 1937 de, önemli değişmeler getirdi. Resim bölümü başkanlığına Fransız ressamı Leopold- Levy, heykel bölümüne Alman sanatçısı Rudolf Belling, süslemeye de Louis Sue getirildi. Aydın bir sanatçı olan Leopold-Levy, yanına Cemal Tollu, Bedri Rahmi, Sabri Berkel, Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Nurullah Berk gibi yardımcılar almakta gecikmedi.
Güzel Sanatlar Akademisi eğitiminde böylece yapılan devrim birkaç yıl içinde yeni bir kuşağın kendini empoze etmesiyle sonuçlandı. 1946 da kurulan "Yeniler Grubu", "D Grubu"na tepki olmak isteyen düşünüşlerle açtığı sergilerde, kısaca bir süre, yeni bir eğilimi açıkladı. Gerçekçi, toplumcu olan bu eğilim, sosyal meseleleri, halkın acı ve isteklerini ele alıyordu. O güne kadar hiç, yada pek az dokunulmuş sosyal konular Yeniler fırçasında temsilcilerini bulmuşlardı.
Ama bu eğilim uzun sürmedi. Edebî temalardan sıyrılmış plâstik güzellik kaygısı genç ressamlarda belirmeye başladı. Yenilerin açtıkları sergilerde Nuri İyem'in, Avni Arbaş'ın, Selim Turan'ın, Ferruh Başağa'nın resimleri dikkati çekiyordu. Abidin Dino da, bir süre, Yenilerin sergilerine katılmış, bir bakıma da onları etkilendirmişti. Avni Arbaş, Selim" Turan gibi değerli elemanların Paris'e gidip yerleşmeleri, az sonra Nejad'ın onlara katılması, yeni kuşağın kuvvetli bir aksiyona girişmesini kösteklemişti. Buna karşılık, hele son yıllar içinde, artan sergiler, zenginleşen yayınlarla Türk sanat dünyasında göze görünür bir canlılık belirdi. Soyut sanat akımlarının her halde kolaylaştırdığı ressamlık, Türkiye'de, büyük bir gelişmeye ulaşmış bulundu. Venedik, Sao-Paulo, Paris Biennale sergilerine Türkiye'nin devamlı şekilde katılması plâstik sanatlarımızın geniş ölçüde tanınmasını sağladı. Yabancı yayınlar, dergiler, ansiklopediler Türk resim ve heykel sanatlarına geniş yer vermeye başladılar. Bugünün kaynaşmasının, bir "oluş" u müjdeleyen biraz da anarşik, kıymet ölçülerini dağıtan kaynaşmasının yakın bir gelecekte durulacağı, daha sağlam ve ölçülü bir yönelişe gideceği beklenebilir. Dünyanın her memleketinde olduğu gibi, bugün Türkiye'de de göze çarpan bu oluş, yarının sağlam değerlerine temel olacaktır.
|